
Ben bir yumuşak ge’ydim. Sonra hiç oldum. Hepsinin öncesinde de adına muhasebeci dedikleri bir şeydim ama şimdi telaffuz edilmiyorum. Yazılınca vardım, dile getirilince sizin sesinizi uzatarak kayboldum. Yine de yazılmadan önce de “adına ... dedikleri bir şey” olarak yine yoktum. Hamurum yitiktendi, pişince de söndüm, yittim.
Haftanın beş günü üç tarafı buzlu camla çevrili bir kutunun içine yerleşip akşama kadar yine başka kutulara rakamlar girmek için sabahın köründe yollara düşüyordum. Malum İstanbul trafiği, on beş kilometrelik yolu en iyi ihtimalle bir saatte gidebilme ihtimalini hesaba katarak uykunun sıcak koynundan kopmak gerekiyordu. Sonrasında hepsi de farkında olmadan yapılan mini görevler; tuvalete rahat çıkabilmek için aceleyle içilen Amerikan kahvesi ve sigara, sonra hızlı bir duş, diş fırçalama, üstünü giyinme ve durakta otobüsü bekleme. Altı yılın sonunda bazen öyle sabahlar oluyordu ki iş yerinin kapısında bir mesai arkadaşım bana seslendiğinde sabahın o aşamasına geldiğimi fark ediyordum.
Plazanın buzlu camlarla bölünmüş kutularıyla daha da bölünen katında duvarlar boyunca şirketin evraklarının toplandığı dolaplar bulunmaktaydı. Eğer bir an için bu Meursaultvari hissiyatsızlıktan uzaklaşabilirsem, kalbimin o dolaplardaki evraklar kadar tozlandığını hisseder, üzerimdeki ölü toprağını atıp bir çeşit yaşama arzusu duyardım. Gel gelelim klavyelere dokunan parmakların tıkırtısından ve ikide bir zamanlı zamansız çalarak birbirinin içinde kaybolan telefonların seslerinden örülmüş gibi duran bu atmosfer, her defasında beni tekrar içine çeker, eritirdi. İşte o vakit o yaşama arzusu da dünyalık işlerin hay huyu içinde zayıflayan bir mum ışığı gibi söner giderdi. En azından ben sönüp gittiğini sanırdım, yanılmışım, cılız bir biçimde hep yanmaya devam edermiş.
Kutuların içinde yaşamın ve ruhumun benden istediklerini de yok sayıp yine kafamın içindeki başka bir kutuya hapsederek bu rutin çalışma hayatına devam etmek bir zorunluluktu. Ruhumu yok saymak pahasına bedenimin bu dünyadaki varlığını devam ettirebilmesi için başka hiçbir güvenceye sahip değildim. Söz gelimi babadan zengin değildim. Çalışmadığım takdirde neredeyse sadece akşamları hayal meyal gördüğüm ve yalnız haftasonu ona ayıramadığım zamanın hıncını çıkarırcasına oturup saatlerce duvarlarına baktığım evin kirasını bile ödeyemezdim. Zaten hem hayallerimin peşinde koşup hem de temel ihtiyaçlarımı karşılayabilecek bir ruhsal güç bana hiç bahşedilmemişti. Bu gücün yoksunluğunu üzülerek fark ettiğim her an bir başka hüzün de çökerdi üstüme; yaşanabilecek ama yaşanamamış ihtimallerin olmamasının hüznü.
Derken bir sabah içimde akan nehrin denize ulaşan ağzı tepeden parçalanarak düşen kocaman kayalarla tıkandı ve gecenin kör karanlıklarına kadar taşmaya devam etti. Kasım ayının son iş günüydü ve şirket rutin olarak gerçekleştirdiği performans değerlendirmesinin sonuçlarını müdürün odasında teker teker çalışanlara bildirmekteydi. İkinci kez veri ölçümleme değerlerinin girişinde müsamaha gösterilebilecek hata sayısının üstüne çıkmıştım. Aynı durumun üçüncü kez tekrarlanması halinde şirketteki görevime son verilecekti. Müdürün odasından çıktıktan sonra tüm vücudumu baştan ayağa yalayan bir ateş hissettim. Kattaki oksijen birden azalmış gibi geldi, sanki ağır bir çekiç önce çiviye ilk defa çarpacakken hedefi şaşırıp çıplak ete değmesin diye temkinli bir biçimde sonra da kuvvetini artırarak iman tahtama vurmaya başladı. Ruhumda oluşmaya başlamışken yarım kalmış ve hiç seslendirilmeyen bir sürü cümlenin varlığını hissettim ama buna karşılık bedenimdeki kontrolün tamamen elimden uçup gittiğini fark ettim. Kendime geldiğim birkaç kısa anda mesai arkadaşlarımdan biriyle bir sarı taksinin içinde çeşitli binaların girişlerinde durduk, belki bir acil servis, sonra bir bankamatik, bir eczane ve nihayet evim.
Uzun zamandır ilk defa hafta içi gün ışığında salonun yer yer çatlamış duvarlarını seyrettim. Sakinleşebildiğim süreler her defasında biraz daha uzuyordu ve bu kez o yarım kalan cümlelerimi hayatımda ilk defa maddi düzleme aktarmaya karar verdim. Onları seslendiremeyecek kadar karman çormandılar, şu halleriyle zaten muhabbetimin az olduğu arkadaşlarımdan hiçbiri beni anlayamazdı. Belirli bir düzene girmeleri gerekiyordu, dolayısıyla kâğıdı kalemi elime aldım. Noktalama işaretleri bu sefer şirketin verilerinde kullandığım kadar soğuk değildi, bana yardım ediyor, eksiltili cümlelerimi tamamlarken bana dostça el uzatıyordu.
Ertesi gün mesai saatine kadar yazmıştım çünkü yazmasam deli olacaktım. Gözüme ruhumu sağaltmanın tek yolu gibi görünmüştü. Mesai başladığında üçüncü kez uyarı aldığım bir performans değerlendirmesi için endişelenirken kendimi zaten dikkatle yaptığım işimde değiştirebileceğim bir şey olmadığına ikna ettim. Kişiliğimin kaderci tarafı bir kez daha beni kurtarmak için devreye girmişti. Dolayısıyla işimden arta kalan tüm zamanı yazmaya, içimdeki odaları bu vesileyle düzenlemeye ayırdım. Günler ve haftalar böylece geçip gitti. Arkadaşlarımın sadece nazik bir görünüm altında “ne adamsın ya” cümlesiyle ifade ettikleri bir dolu alayı duymazlıktan geldim.
Yazdıklarım ilk önce dağınık düşüncelerden oluşan, bilinçaltımın serbest bir akışıydı. Sonra bu düşüncelere sebep olan olaylar işin içine girmeye başladı ve en nihayetinde sadece cümleler ve kelimeler değil, bir bütün olarak metinlerin kendisini de belli biçimlerde düzenlemeye koyuldum. Adına öykü ya da deneme ne denirse densin, bu yazdıklarımı herkesçe kabul edilebilir bir şekle sokabildiğimde bunu sadece en son üniversite yıllarımda uzun zaman ayırıp okuyabildiğim kitapların kırıntılarından kalanlarla başarabilmiştim. Elimde artık kendimi ifade edebileceğim ve ne kadar başka manalar içerseler de artık dilbilgisi kurallarına uygun bir forma sokulduklarından anlaşılabilme ihtimalleri daha yüksek metinler, onların anlayacağı dille veriler vardı.
Olmadı, kendimi yoktan var etmeye çalıştığım ve çıkış yolu olarak gördüğüm yazılarda önce var oldum, sonra onların duvarlarına çarptım. Bir sonraki performans değerlendirme sonuçlarının açıklanacağı günün öncesinde yazdıklarımın bir kısmını özenle derleyerek mesai arkadaşlarıma vermek üzere fotokopiler çektim. Mesai bitiminde onlara, zaman ayırıp okuduktan sonra ne düşündüklerini bana söylerlerse memnun olacağımı söyleyerek teslim ettim. Gün içinde fotokopilerle uğraştığımdan elimdeki işi bitirebilmek için şirketten en son ben çıktım. İlk hayal kırıklığını çöplerimi atarken yaşadım, fotokopilerin bir kısmı ordaydı. Sonra teker teker bölmeleri dolanıp masalara şöyle bir göz attım, üzerinde kahve kupasının lekelerinin olduğu bir fotokopi, masadaki evrakların arasına sokulmuş bir diğeri ve çekmeceden ucu görünen bir başkası.
Ertesi gün yazdıklarım hakkında bir geri dönüş alabilirim umuduyla hiç selamlaşmadığım mesai arkadaşlarıma bile gözlerimin içi gülerek bir hevesle sokuldum. Kimse bir şey demedi, onlar sanki hiç yazılmamış gibi. Bazılarının yüzlerinde alaycı bir gülümseme peydah olmuşken, bazıları bu selamlaşma faslını bir an önce bitirmeye çalışır gibi telaşlıydı. Kurumsal iletişimde başarılı olmak için aldığım diksiyon dersinden bir kural geldi aklıma. Bildiğiniz gibi yumuşak ge yazı dilinde kullanılmasına rağmen telaffuz edilirken önündeki sesli harfi bir ses kadar uzatır. Belli ki yazılarımdan önce hiçbir samimi iletişim kuramadığım bu insanlarla yazılardan sonra da münasebetim aynı devam edecekti. Yok yok, aynı olabilir mi, mümkün değil! Anlaşılabilme ihtimalinin yok olduğu bu ortamda önceki münasebetimizin yapaylığına bu sefer de çaresizlik eklenmişti. İnsanlarla aramdaki uçurumu bir ses kadar uzatıp yok olmuştum.
O gün performans değerlendirmesinde şirketteki görevime son verildiği bildirildi. Masama döndüm, yanımdaki evrak çantama kişisel birkaç eşyamı sıkıştırıp benimle göz göze gelenlere tebessüm ederek asansöre doğru yöneldim. Önümde uzanan belirsizlik bana endişe verse de kutuların içindeki kutulardan kurtulmanın verdiği bir rahatlıkla karmakarışık duygular içerisinde plazadan çıktım. Yazmasam deli olacaktım ya, bu sefer de yazıp deli damgası mı yemiştim. Olsun, ne yapalım, kendimi yok ettim ya, daha ötesi yok. Demek istediğim en kötüsünü yaşarken artık belirebilecek daha kötü bir ihtimal yok.
Yorumlar (1)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
Yavuz Evliyaoğlu1 Ekim 2026 · 10:13Fazlaca yumuşak g seven biri olarak bu öykü favorim :)
