Çengel Fanzin - 5"Ölüm" temalı fanzinimiz için eser alımı başlamıştır. Lütfen eserlerinizi 30 Haziran'a kadar cengelsanatedebiyat@gmail.com adresine iletiniz.
ÜNLÜLER, UYUŞTURUCULAR, SİLAHLAR VE GÜLLER: NEDAMET GETİRMENİN PSİKOPATOLOJİSİ
SORUŞTURMA

ÜNLÜLER, UYUŞTURUCULAR, SİLAHLAR VE GÜLLER: NEDAMET GETİRMENİN PSİKOPATOLOJİSİ

Turgay Kahveci1 Nisan 20265 dk okuma40

Türkiye, bir süredir içerisinde sanat, medya ve iş dünyasından ünlülerin yer aldığı uyuşturucu operasyonları ile çalkalanıyor. Dalga dalga, pek çok sanatçı, iş adamı, gazeteci ve içerik üreticisine uyuşturucu testleri yapılıyor. İnkâr üzerine yeminler ediliyor, göz altına alınanlardan bazılarının uyuşturucu test sonucu pozitif ise “aynı ortamda bulunduğu için saçına sinmiş” gibi güldürü nesnesini andıran açıklamalar yapılıyor, yahut birkaç dini ayet paylaşımı ile günah çıkarma “katarsis”i işe koşuluyor. Peki siyasal islamın politik otoritesi dışında bir hegemonik kapasiteye ulaşamadığı 20 küsür yılın sonunda ürettiği bu “çifte personalı” insanlar bize neyi gösteriyor?

Viktoryen Ahlak ve Psikopatoloji

Esasen uyuşturucunun yalnızca bireysel kullanımının, “yer temin etme” gerekçesi ile toptancı bir suça dönüştürülmesi tüm gözaltılar için ne kadar geçerlidir ve ne kadar hukukidir sorusu paranteze alınmaksızın, kişisel yaşam tercihinin kişinin inisiyatifinde olduğunun ayrıca hatırlatılması elzemdir. Ancak bugün yaşanılanı politik ve kamusal bir mesele haline getiren şey, bir iktidar-güç merkezinden belirli bir ekonomik refaha ulaşmanın bir çeşit yaşam düsturu haline gelişidir. Bunu yaparken de iktidarın ideolojisini ekranlarda, kişisel yakınlıklarında yeniden üreten bu öznelerin aslında bambaşka bir “aşırılıklar” hayatını benimsemelerinin yalnızca içsel değil toplumsal çelişkisidir. Kendi refah koşullarının devamı için, ideolojik yeniden üretiminin herhangi bir noktasında (ekran yüzü-iş dünyası networkü vs.) yer aldıkları bu düzenin, halkın canını çıkarmasına kayıtsız kalışları, hatta tam da halkın canını çıkarma aracılığıyla işleyen bu düzenin “sayesinde” kendi aşırılıklarının devamının mümkün oluşudur esas sorun. Örneğin iktidarla sıkı fıkı olan bir medya patronunun eski eşinin uyuşturucu testinin pozitif çıkması sonrası kutsal kitaptan ayet paylaşması, yine ünlü bir yetişkin içerik üreticisi influencerın uyuşturucu test sonucunun pozitif çıkması sonrası instagram hesabında kutsal kitaptan “İnşirâh Suresi”ni paylaşması, Habertürk’ün imam hatip mezunu ekran yüzlerinin uçlardaki hayatları ve her birinin de tutuklanması sonrası hızla itirafçılığa yönelmesi, bize yalnızca iktidar-iş dünyası tertibatında dönen rant alanından pozisyon kapan lümpen yaşamları göstermez; bir tür Viktoryen ahlaka, cinsellik üzerinden çift taraflı işleyen bir tür psikopatolojiye işaret eder.

Michel Foucault, 1976 yılında yayınlanan “Cinselliğin Tarihi” (Histoire de la Sexualité) adlı eserinde 19. Yüzyıl İngiltere’sinde Viktoryen ahlakı ele alırken onun iki yüzlü niteliğine vurgu yapar. Viktoryen ahlak, cinselliği bir yandan baskılarken öte yandan sürekli üreten bir mekanizmaya sahiptir. Baskı, sansür yoluyla da olsa cinselliğin sürekli göz önünde tutulması, devamlı gündemde kalan bir tür “atipik” cinsellik mefhumunu yeniden üretir ve dolaşımda tutar.

“(…) uzun zaman Viktoryen bir düzene katlandık ve bugün halen katlanıyoruz. O görkemli iffet düşkünlüğü, tutuk, suskun ve ikiyüzlü cinselliğimize adeta mührünü vurmuştur” der Foucault (2003: 11). Cinsellik, Foucault’nun nüfusun düzenlenmesi bağlamındaki kavramsallaştırması olan biyopolitika ile bedenlerin disipline edilmesine referans veren anatomi-politik kavramlarının kesişiminde yer alır. Bir yandan üremenin, neslin devamının, toplumun sürekliliğinin; öte yandan dizginlenmesi gereken arzuların alanıdır. Foucault açısından cinsellik tam da bu yüzden iki yüzlüdür. Hem disipline edilir, hem de her an güdümlenir. Yönlendirilecek bir kontrol alanı olarak cinsellik tekinsiz, derin, karanlık ancak yaratıcı, dirimsel ve kışkırtıcıdır. İşte Viktoryen ahlakın dilemması buradan doğar ki İngiliz muhafazakarlığının, genel itibarıyla muhafazakar ideoloji geleneği içinde köklü bir gelenek olması bu bakımdan şaşırtıcı değildir.

Bu kavramsal çerçeveden bugün Türkiye’de, medya, ünlüler, iş dünyası ve belki pek çok başka sektörün de içinde bulunduğu, uyuşturucuya eklemlenmiş grup seks ritüellerinin bu döneme özgü Viktoryen ahlaka denk düştüğü düşünülebilir. Türkiye, siyasal alan başta olmak üzere pek çok alanda dur durak bilmeksizin muhafazakarlaşırken toplumun cinsel anlamda ondan daha büyük süratle sekülerleşmesi, aynı Viktoryen ahlakın suskun fakat “içinden konuşan” ikiyüzlülüğünü anımsatır. Esasen, bu benzetme ile kast edilen “cinsel anlamda sekülerleşme”ye pejoratif[1] bir gönderme değildir ancak düşünsel ve politik bir özgürleşme talebinin eşlik etmediği tek düzeyli sekülerleşmenin dönüştürücü ve yaratıcı olamayacağı gerçeğinin tespitidir. Aksine bu durum bir çeşit patolojiyi ele verir. İşte bu patolojidir ki kişi, politik bir direnişi tüm iktidar dayatmalarına karşı toplumsal sahada gerçekleştiremediğinde, sinik bir karaktere bürünerek ona ya adapta olur ya da ses çıkarmaz. Bu sansür karşısında alter ego kaçış arar ve patolojik biçimde özgürleşmeye çalışır. Toplumun üstüne çöken baskıcı havanın karşısında her tür zevk-ü sefa (sentetik uyuşturucular dahil) insanlığın en basic ve primitif/ilkel haz nesnesi olan cinselliğe böylece eşlik etmeye başlar. Bu, bir çeşit “inkâr cinselliği”dir. Yaşadığı hayata, gönderildiği din temelli okullara, geleneklere, yirmi küsür yıllık tam egemen muhafazakar ideolojiye, bilinçli biçimde değil ama alt benlikten/psişeden yükselen bir inkârdır aslında. İktidarın rant alanında kalabilmek için giyilen kostümle -sansür, üstbenlik, süperego- ; reel hayatın “zevklerinin” arasındaki daha fazla dengede duramayan varoluşsal bir çelişkidir ve günün sonunda dört başı mamur bir psikopatoloji olarak karşımıza çıkar.

[1] Olumsuzlanan, değeri düşürülen.

Sigmund Freud, psikopatolojiyi 1920 tarihli “Haz İlkesinin Ötesinde & Ego ve İd” (Beyond The Pleasure Principle – The Ego and The Id) kitabıyla hayatımıza sokar. Kitapta Eros ve Thanatos adını verdiği ve iki ayrı tanrıya işaret eden kavram seti kullanır. Eros, yaşam tutkusunu, içgüdüsel itkileri, hayatta kalmak için yapıp ettiğimiz tüm şeyleri içerir. Thanatos ise yaşamın bitmek bilmeyen uğultusundan, çile ve ıstıraptan kaçışı, doğmadan önceki dingin ve sonsuz sessizliğin aranmasını ifade eder. Thanatos, tüm yaşam uğultusunun sona erişinin huzurudur. İnsan iç güdülerinin sürekli boyun eğdirilişi olarak Eros, ölüm arzusu olan Thanatos ile bir arada uzlaşmaz bir çelişki içinde insan hayatını ve uygarlığı koşullar.

Herbert Marcuse ise bu kavram setini kullanışlı bulur ve kapitalizm koşullarında metalar dünyası içinde yaşayan insanlığın psişesini analiz için envanter olarak kullanır. “Eros ve Uygarlık” (Eros and Civilization) adlı eserinde, yaşamda kalmak için “eros” ile “logos” arasında sıkışmış ezilen sınıflardan bahsederken Freudyen baskılamayı Marksist yabancılaşma ile bağlar. Emekçilerin tüm yaşamsal haz kaynaklarını ifade eden libido üzerindeki kapitalist kısıtlamaların akılcı yasalar olduğu yanılsaması yaratılır, daha sonra bu yasalar içselleştirilerek varlığımızın önceden belirlenmiş işlevinin kapitalist için metalar ve kar üretmek olduğu-ikinci doğamız düşüncesi doğallaştırılır. Böylece kişi kendisini aygıt ile uyumlu olacak biçimde tanımlar veya Marcuse’un deyişiyle “arzulaması gereken şeyi arzular.” Ancak arzuları da hazları da artık kendisine ait değildir: bunlar toplumu tarafından ‘organize edilmektedir’ ve bu ‘organizasyon’ asıl içgüdüsel ihtiyaçlarını bastırarak başkalaştırır. “Gündüz saatleri, çalışma, gerçeklik ve ego prensibi için ayrılırken gece zevk prensibinin içgüdüsel dürtüleri içindir. Gecenin zevkleri sabahın çalışmasının ödülü veya tazminatıdır. Gecenin zevkleri sadece aslen ‘başarı ve kendi reklamını yapmanın üst amacına’ hizmet ettiği ölçüde haklı gösterilebilir. Bunun sonucu olarak zevk bir tür göreve, işe dönüşür. Eros Logos’a boyun eğer.” (Marcuse, 1974: 45)

Marcuse’nin okuması, libidoyu baskılayarak yaşamda kalmanın ekonomik düzeyini de ele aldığı için yazının genel karakteristiği ile uyumludur. Sahiden de neredeyse çeyrek asırlık AKP iktidarı altında, zenginliğin dolaşım ağında mevzilenmiş medya yüzleri, bürokratlar, oyuncular, şarkıcılar, sosyal medya fenomenleri açısından da haz, libido ve gerçeklik; “akıllı davranma” ve muhafazakar müesses nizamın geleneksel kodlarını yeniden üreterek zenginlik alanında kalma zaruriyeti karşısında sansürlenmiş, gizlenmiş, patolojikleşmiş gibidir. Farklı bir okumayla yine hazlar ve tutkular alanı olarak Eros, akla -Logos’a- boyun eğmiş ancak bastırılan eros bir psikopatoloji olarak “geri dönmüştür.” Yer yer, Habertürk vakıasında olduğu gibi, çocukluk ve ergenlik boyunca yaşanılan bastırma sürecinin, etliye sütlüye dokunmadan iktidara yakın kanallarda tutunabilmek ve servet dolaşım networklerinde kalabilmek için bastırma süreci ile bir arada yürüdüğü görülmektedir. Bastırılan her şey, günün sonunda -üstelik siyasal islam koşulları altında- geri dönmüştür, ancak ilk haliyle değil…

“İlkel Baba”dan Af: Utanç ve Nedamet

Patrimonyal iktidarın normlarına itaatkâr, ya o “mahalleden” ya o mahalleye ılımlı gibi görünen veçhenin altında; bastırıldıkça yapısal olarak deforme olmuş, egzajere arzu ve dürtülerin yarattığı ikincil persona bir anda açığa çıktığında nedamet getirme aşaması devreye girer ancak nedamet kişinin kendisine veya hayal kırıklığına uğrattığı kolektif beden olan topluma yönelik değil, primordial/ilkel babaya yönelik yapılır.

Hazların bastırılarak fetişleştirilmesinden sonra tüm bu gizemin fâş olması neticesinde pişmanlık ve utanç süreci açısından Freud’un “Totem ve Tabu” (Totem und Tabu) adlı yapıtında resmettiği süreç aydınlatıcı ve çarpıcıdır. Freud, bir arada yaşayan homo sapien kabilelerinin her birinde, içlerinde en güçlü olan yaşlı bilge bir erkeğin ilkel baba pozisyonunda olduğunu belirtir. İlkel baba, tüm kadınlara ve sürüye sahiptir ancak sürü içindeki güçlü ve genç erkekler, bu mülke kendileri sahip olmak istemektedirler. Ne var ki hem birbirlerine karşı ayrı ayrı savaşmaktan hem de ilkel babaya karşı gelmekten korkarlar. Birleşerek babayı ortadan kaldırırlar ancak baba ortadan kalkınca mülkü paylaşamazlar ve birbirlerine düşerler. Nihayet bu iç çatışma sonrası bu olayın tekrarlamaması için tek çare olarak klan içi kadınlarla eşleşmek yasaklanır.[2] Zaman içinde babayı öldüren erkek üyelerde nedamet duygusu gelişir. Hazza sahip olmak için ilkel babaya itaat bir kenara atılmıştır ancak zamanla pişmanlığın sonucu olarak güçlü bir hayvan seçilmiş, bu güçlü hayvan bir kez daha yeni bir baba figürü olarak kabul edilmiştir (Freud, 2014).

Freud’un insan kökenine dair bu sunuşu, dürtülerle boyun eğme arasındaki onulmaz çelişkiyi anlatır. Nitekim pişmanlık ve utanç da ilkel babaya karşı eyleme giriştikten sonra ortaya çıkar. İlk başta, baba ile birlikte öldürülen aslında dürtüleri bastıran düzenin kendisi gibi görünür ancak düzen kendisini var etmeye devam eder. Düzenin kendisi her bir bireyde bastırmayı yeniden ürettiği için baba öldükten sonra da hiçbir şey değişmez. Yeni bir ilkel baba figürü seçilir ve otorite ona aktarılır. Eros özgürleşmemiştir çünkü her şeye sahip olma dürtüsü, başka deyişle aşırılıklar talebiyle en başında hastalıklı bir biçim almıştır. Gerçekten modern dönemde bastırmanın da Freud’un çizdiği antropolojik resimden farkı yoktur. Kokain kullandığı, grup seks yaptığı ortaya çıkan kişi, dini içerikli paylaşımlarla ilkel babadan af dilemekte, ona pişmanlığı göstermektedir. Günah saydığı şey karşısındaki utancı, pişmanlığı primitif babayadır. Aklını ve ruhunu, erdemli bir “self kritik” yoluyla özgürleştirmekten ziyade hızla, kaybettiği ve dışlandığı otoriter babadan başka bir otorite arar, dini referanslar yardıma yetişir. Hem, dizginsiz dürtüleri sebebiyle normlarına itaatsizlik ettiği ilkel babadan bu yolla af diler, hem de tıpkı babayı öldürdükten sonra onun figürünü güçlü bir canlıya aktaran klan üyesi genç homo sapien erkekleri gibi hızla başka bir otorite figürü arar.

[1] Freud’a göre iç evlilik anlamına gelen endogaminin sona erişi ve bugün de ayıplanma sebebi budur.

İşte, bölünmüş, çarpık kimliğiyle Viktoryen ahlakın öznesi, daha derinlerde bu çarpık ahlâkı besleyen patolojik bir psişe de barındırır. Cinselliği, yaşanılacak değil tüketilecek bir nesne kılar. Onu olduğu haliyle değil, bastırıldıkça dönüştürülmüş haliyle yeniden üretir. Bir aile babasının mutlak egemenliğine dayalı patrimonyal rejime dönüşen bu dönem, dürtülerin ve günahların hem bastırıldığı hem üretildiği bir psikopatolojinin önlenemez biçimde ayyuka çıkışını gizleyememektedir.

KAYNAKÇA

Foucault, Michel (2003), Cinselliğin Tarihi, çev. Hülya U. Tanrıöver, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Freud, Sigmund (2014), Haz İlkesinin Ötesinde & Ego ve İd, çev. Mehmet Ökten, İstanbul: Tutku Yayınevi.

Freud, Sigmund (2014), Totem ve Tabu, çev. Kamuran Şipal, İstanbul: Say Yayınları.

Marcuse, Herbert (1974), Eros and Civilization: A Philosophical Inquiry Into Freud, Beacon Press.

Rastgele

Yorumlar (0)

Yorum yazmak için giriş yapmalısın.