
“İyi ya da kötü diye bir şey yoktur, düşüncemiz var eder onu,” der Shakespeare en muhteşem oyunlarından biri “Hamlet”te. İyilik ve kötülüğün doğasını sorguladığımızda insanları ve olayları kendi toplumsal normlarımıza göre sınıflandırma eğilimindeyiz. Çoğunlukla da kötünün hep kötü olduğuna, suç işleyenlerin doğuştan karanlığa bulandığına inanırız. Oysa tamamen iyi ya da kötü şey de kişi de yoktur, şartlar, yaşananlar, varoluş çetrefilleri, imkanlar ötesi sarp yollar, bataklık geçitler bizi bazı seçimlere iter. Seçmek, seçebilmek, meleklerden bizi ayıran biricik olgu. Hepimizin farklı eğilimleri vardır, ancak kötüyü, içimizdeki karanlığı inkar etmek tercih edilir genelde, karanlık karanlığa doğanlarındır çoğunca, öyle der günlük yaşam tanrıları. John Locke’ın “Tabula Rasa”sı, yalnızca tecrübelerimizle bir şeyler öğrendiğimiz, hiçbir şey hakkında önceden bilgi sahibi olmadığımız fikri bize kimsenin kötü doğmadığını söyler aslında.
Hollywood filmleri bizi eğlendirmek için çekilir, hepimizin çok iyi bildiği bir gerçek bu. Eğlenmek için de ne kadar iyi olduğumuzu bilmeye ihtiyacımız vardır. Kötüler de hep kötüdür ve hak ettikleri şekilde cezalandırılmaları gerekir. Normal olan budur ve toplum karar verir neyin normal olduğuna, insanların nasıl yaşayıp davranması gerektiğine. Bu topluma ait olmadığınızı, verilen kodlara göre yaşayamadığınızı düşünüyorsanız, sorguluyorsanız genel geçer yazılmamış yasaları, dışardasınız, yabancısınız, yanlışsınız ve size kötü davranılmasıdır gereken. Bazen gülünecek bir varlıksınızdır, bazen de iğrenme nesnesi ama asla toplumun bir parçası değil. “Joker” filmi bizi karakterin derinlerine, davranışlarının nedenlerine götürüp bütün öğrenilmiş tepkilerimizi altüst ediyor. Yönetmen Todd Philips gamla yüklü bir Gotham yolculuğuna çıkarıyor bizi, “Batman” filmlerinden ve “Gotham” dizisinden çok iyi bildiğimiz karakterler de yanımızda. Çok kıymetli ödüllerle donanmış bir film bu. Başrolde oyuncusu Joaquin Phoenix Oscar dahil dört En İyi Erkek Oyuncu ödülü, yönetmenin aldığı Altın Aslan, Hildur Gudnadottir yine Oscar dahil En İyi Film Müziği ödülleri. İçerdiği şiddet nedeniyle çokça tartışılan ve eleştirilen “Joker”, görmek istemediğimiz ya da çıplak ışıkta kabul etmediğimiz kendi yansımalarımızla karşılaştırıyor bizi. Gotham hayali bir yer olmaktan çıkıyor artık, her gün başa çıkmak zorunda kaldığımız mekan burası. Yeterince para kazanamayan, gerçekten kötü şartlarda yaşamak zorunda kalan insanlar, bunları hiç de hak etmediklerini, yaşadıklarını hak edecek yanlış bir şey yapmadıklarını hissediyor, bir çıkış yolu bulamıyorlar. İçinden çıkamadıkları kafesin parmaklıkları çoğaldıkça çoğalıyor, elle tutulur bir karabasandalar.
Arthur Fleck, bir palyaço, annesiyle yaşıyor ve ona göz kulak oluyor. Stand-up komedyeni olmak için yanıp tutuşuyor Arthur. Uygunsuz yer ve zamanlarda gülmesine sebep olan bir zihin hastalığı var. Doktoru pek de umursamıyor onu, sürekli aynı sorular, aynı buzlu ilgisiz yüz ve gözlerle. İnsanların ve şehrin anlamsız şiddeti de hep peşinde sanki. Nezaket, anlayış hiç kalmamış artık ve hiç sebep yokken insanlar incitiyor onu. Böyle bir toplumda edepli ve nazikseniz, hep kaybedenlerden olmamak imkansız, şansı da hiç yaver gitmiyor. Aynaya baktığında içinden geçtiği acıyı deneyimliyoruz biz de, ruhumuza işleyen gözlerinin içine baktığımızda, çılgınca kederli müzik eşliğinde. Mary Shelley’nin eşsiz romanı “Frankenstein”daki canavar gibidir, toplumda kabul edilemez bir varlık, elinden gelenin en iyisini yaptığı halde. O kadar çirkin olması canavarın suçu değil ki, ama yapabileceği bütün iyiliklerle donattığında etrafını insanlar onu yok etmek istiyorlar ve “baba”sı, Frankenstein da babalık görevlerinin hiçbirini yapmıyor. Dünyadaki yapayalnızlığı acı acı titretiyor onu. Bundan sonra canavar intikam yolculuğuna başlıyor, toplumun bir parçası olamayacağını iyice anlıyor çünkü. Hiçbir yer, hiçbir bağır yok sığınabileceği, ne “coşkun ırmaklar” ne de “güneşin sıcaklığıyla havadaki güzel kokular.” Öfke bütün benliğini ele geçirdikçe serzenişleri çoğalır canavarın: “Sevinç denen şey biçareliğime edilmiş hakaretten başka bir şey değildi ve mutluluktan mahrum oluşumu bana daha büyük bir ıstırapla hatırlatmaktan başka işe yaramıyordu.” Arthur da “Joker” olma yoluna çok benzer bir şekilde giriyor. “Düzgün” işleri olan, iyi giyinen ve iyi kazananlar hep “dürüst, nazik ve güvenilir” bireyler olarak kabul ediliyorlar, yalnız kadınları rahatsız edip savunmasız insanları dövseler de. Ünlü komedyen Murray Frank (Robert de Niro) bir talihsizlikle onunla dalga geçtiğinde ve şov programına herhalde daha da alay etmek için davet ettiğinde, Arthur’un kafasındaki tık sesi daha bir netlikle duyulur. Geri dönüş yoktur artık. Murray onun kahramanıdır, rüyalarının prensi, işte darbe çok sert gelir ona. Frankenstein’daki canavarın ve Joker’ın yaptıkları elbette kabul edilemez, şiddet kabul edilemez, ancak onlar birer gotik kahraman, toplumdan kabul görmeyince karanlık tarafları kontrolü ele alan dışardakiler. Mutsuz insanlar da onu takip eder, kendilerine örnek alırlar, kapana kısıldıkça kısılmaktadırlar çünkü, bugün de dünyada maskeler arkasında olduğu gibi, kalplerinde yanan isyan ateşine karşı koyamadıkça, kıvılcım ateş aldıkça.
Joaquin Phoenix Joker rolünde inanılmaz başarılı, bütün bedeni, hareketleri, sesi ve gözleri tam kalbimizden vuruyor bizi. Hem dehşete hem de acılar girdabına düşüyoruz oyuncuyu izledikçe, makyajını yaparken, yürürken, dayak yerken, sahnedeyken. Filmin bu kadar ödül kazanmış olması hiç de şaşırtmıyor insanı. Film, karakter, müzikler ruhta unutulmaz yankılarda, baş edemediğimiz gerçekleri kavramamızı, aynaya daha yakından bakmamızı sağlayan. İmgeler daha belirgin, sorular da çok daha net. Gerçek bir başyapıt, tekrar tekrar izlenip tartışılası bir sinema büyüsü.
Yorumlar (1)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
Semih Yaman24 Ekim 2026 · 12:20Çok güzel bir inceleme yazısı, yüreğinize sağlık:) Filmi lzledim, olay örgüsü de şairane ve Phoenix'in oyunculuğunu da hep olağanüstü bulmuşumdur, gerçekten sıradışı bir aktör. Şimdi baktım 52 yaşındaymış.
