
Festival filmlerinin, başta bir öyküsü varmış gibi yapıp sonrasında tamamen karakterlerin hâl ve buhranlarına odaklanması bana hep kolaya kaçmak gibi gelmiştir. Bu filmin Cannes’daki rakibi olan Kuru Otlar Üstüne bunun güzel bir örneği.
Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filminde anlatının bir parçası olarak oluşturduğu karakter tasvirlerinin yerini, Kuru Otlar Üstüne’de öyküyü dışlayan, dolayısıyla anlatının bir parçası olmaya çalışmayan karakter tasvirleri almıştı.
Bir Düşüşün Anatomisi ise başından itibaren dört başı mamur bir anlatı kuruyor. Evet, bu anlatıda ölümün nasıl gerçekleştiğine yer yok. Ama zaten buna gerek de yok.
Zira filmde yürütülen soruşturma, yalnızca bir evlilikteki krizleri açığa çıkarmak ve hakikat gibi görünen durumların esasında çarpıtılmaya ne kadar müsait olduğunu göstermek için araçsallaştırılıyor.
Amaçlanan şey, soruşturmanın tatmin edici bir çözüme kavuşturulması değil; karakterlerin algılanan gerçeklik, egemen tutum ve ideolojiyle —biraz çarpıtarak “yanlış bilinç” ya da “belirlenmiş gerçeklik” mi desek acaba— mücadele etmek için nasıl bir yol izleyebileceklerini araştırmak bana kalırsa.
Bu anlamda feminizm, toplumsal cinsiyet ya da Goffman’ın dramaturjik çözümlemesi bağlamında incelenmeye çok müsait bir film.
Hangi açıdan bakılırsa bakılsın ya da film her ne yapıyorsa yapsın, bunu o kadar muhteşem bir anlatı ve anlatımla yapıyor ki hayran kalmamak elde değil.
Filmde, ölen kocanın psikiyatristinin Sandra’yı suçlaması üzerine Sandra’nın, “Ben de bir terapistle konuşsaydım o da burada Samuel için benzer şeyleri söyleyebilirdi. Bu, söylenenlerin doğru olduğu anlamına mı gelirdi?” ve “Bazen çiftler bir kaos içinde kalabilir, kendileriyle ya da birbirleriyle mücadeleye girişebilir,” minvalindeki sözleri, gerçeklik algısındaki öznelliğin önemini çok güzel vurguluyor.
Yine Sandra’nın, “O ses kaydı gerçeklik değil. Belki gerçekliğin bir parçası. Duygusal bir zirve anından ibaret. Reddedilemez bir kanıt gibi görünüyor ama esasında her şeyi çarpıtıyor,” minvalindeki sözleri de her şeyin dışarıdan görüldüğü kadar basit olamayacağının çok hoş bir ifadesiydi.
Çocuğun, “Bu olanları geride bırakmam için duruşmaya katılmam gerek,” minvalindeki sözlerine karşılık konunun kendisiyle ilgili olmadığına, yalnızca gerçeği ortaya çıkarmakla ilgili olduğuna dair aldığı cevap ise yönetmenin, anlatı aracılığıyla karakterlere odaklanma gayesinin çok güzel bir temsiliydi.
Ayrıca, duruşmada ses kaydının dinlendiği sahnede, kayıtta olanların flashback ile canlandırılmasının ardından fiziksel şiddetin başladığı kısımda flashback görüntüsünün sonlandırılıp mahkemedeki ses kaydının dinlendiği sahneye geçilmesi ne güzel bir anlatım tercihidir.
Benzer şekilde, yaptığı tanıklık sayesinde annesini kurtaran çocuğun, üstlendiği bu koruyuculuk görevini filmin sonunda annesini başından öpüp ona sarılmasıyla simgeleştirmesi hoş bir ayrıntıydı.
Son olarak, filmdeki diyalogların çok çok iyi yazıldığını düşünüyorum. Sandra’nın morluklar ve kavga konusunda yalan söylediği ortaya çıkınca, “Suçlu gibi görünmek istemedim,” diye kendini savunmasına karşılık savcının, “Hiçbir suçlunun istemeyeceği gibi,” demesi, o muhteşem diyalogların bir örneği.
Ezcümle, bana kalırsa son yılların en iyi filmidir.
Buradan Oscar meselesine geçiyorum…
2024 Oscar Ödülleri’nde en iyi film, yönetmen, özgün senaryo, kadın oyuncu ve kurgu gibi dallarda aday olmayı başarmışken —ve senaryo Oscar’ını kazanmışken— en iyi uluslararası film dalında aday olamaması, “dallama Fransızlar” tabirini de gündeme getirmiştir.
Zira ülkelerin aday adayı olarak belirlemediği filmleri Akademi, o dalda kendiliğinden aday gösteremiyor.
Fransa, Oscar’larda ülkeyi temsil etmesi için Altın Palmiye’li bu filmi değil, aynı yarışmada yarışan ve ödülü kaybeden La Passion de Dodin Bouffant filmini gönderdi. Böylece Anatomie d’une chute filmini pek muhtemel bir en iyi uluslararası film Oscar’ından etmiş oldu.
Fransa’yı temsil etmesi için gönderilen film ise söz konusu kategoride Oscar adayı olmayı başaramadı.
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
