Çengel Fanzin - 5"Ölüm" temalı fanzinimiz için eser alımı başlamıştır. Lütfen eserlerinizi 30 Haziran'a kadar cengelsanatedebiyat@gmail.com adresine iletiniz.
AMOUR" - AŞK, SONSUZLUKLA ELELE
SINEMA

AMOUR" - AŞK, SONSUZLUKLA ELELE

Nevin Ulusoy19 Şubat 20266 dk okuma38

Aşk, herkesin kalbini kucaklayan sihirli kelime, hayat baharının tatlı melodisi. Aşk, çoğu şarkının, kitabın ve filmin ana teması, peri masallarının kalbi. Hakkında en çok konuştuğumuz ve aynı zamanda en çok yoksunluğunu duyduğumuz, insanlığın yüreğini gerçekten tutuşturan ve gezegenimizin gönlüne ulaşan aşk. Yaşantımızın büyük kısmında aradığımız, çoğu kişinin var olmadığını söylediği gerçek aşk, genç ruhlarda başlayan ve sevgilinin ihtiyar gözlerinde sonsuzluğa ulaşan. Büyüleyici Avusturyalı yönetmen Michael Haneke’nin unutulmaz filmi “Amour”, “Aşk”, birbirlerinin kırışmış yüzlerine genç aşk gözleriyle yaşlılık ve zamanın zorluklarından bakan bir çiftin hikayesini derinlemesine inceliyor.

“Amour” 2012’de Paris’te çekilmiş Fransızca bir film. Filmin çoğu yaşlı çiftin evinde geçiyor. Aynı yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiyeyi kazanan film, 2013‘te de En İyi Yabancı Film Oscar’ını aldı. Aynı zamanda En İyi Film, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Senaryo ve En İyi Yönetmen dallarında Oscar’a aday gösterilmişti. Karşımızda Jean-Louis Trintignant, Emmanuelle Riva ve Isabelle Huppert var “Amour”da. Riva akademi ödülleri tarihindeki en yaşlı adaydı, 85 yaşındaydı o zaman. Alain Resnais’in 1959 yapımı muhteşem filmi “Hiroşima, Sevgilim”de de rol almıştı oyuncu. Filmin senaryosunu eşsiz yazar Marguerite Duras yazmıştı.

Film bir konserle başlar ve bu birlikte dışarı çıktıkları son gün olur. Kadın bir piyano öğretmeniydi eskiden, film boyunca piyano melodisi sahnelere yayılır. Huzurlu kahvaltılarını yaparken adam genç aşık gözleriyle bakar kadına. Kadının sonsuz güzelliğinin adamın gözlerinde mühürlü olduğunu hissederiz. Aşık olduğu kadının eşsiz çizgilerini ezbere bilir o derin kırışıklarla dolu yüzün altında, asla unutma sisine kapılmadan. Birdenbire bir çeşit hastalık esir alır kadını, hastane, ameliyat. Bir kızları vardır, o da yardımcı olmaya çalışır. Anne artık fiziksel olarak muhtaç durumdadır, bakıma ihtiyacı vardır. Kocası sürekli onunla birliktedir, kızlarını bile istemezler yanlarında. Kızları küçükken nasıl da yatak odalarının kapısını dinlediğini, huzur bulduğunu ve bunun her zaman birlikte olmalarının garantisi olduğuna inandığını söyler. Ailenin tanımı bu histir belki de, anne babası birlikte uyumayan ve masanın altında huzur bulan, yapayalnız, hayali arkadaşlarıyla konuşan kızın ailesi gibi değil. Yalnızca birbirlerini mutsuz etmek için biraraya gelmiş insanlardan oluşan bir aile atmosferinden çok farklı bu. O evde nefes alıp büyüyen kız, hüznü sevgisizlik solumaktan. Seven aile havasını babasına bunları anlatırken kızlarının gözlerine baktığımızda hissediyoruz. Han Kang’ın “Yunanca Dersleri” romanında bahsettiği bütün mekanı, benliği kaplayan aşk: “Aşık olmanın, bir hayaletin ruhunu ele geçirmesi gibi bir şey olduğunu…ilk kez fark ediyordum. Şafak vaktinde gözlerimi açmadan önce, yüzün çoktan gözkapaklarımın altında olurdu. Gözkapaklarımı açtığımda sen birdenbire tavan, gardrop, pencere camı, sokak ve uzaktaki gökyüzü arasında yer değiştirir, bir görünüp bir kaybolurdun.”

Kadının durumu kötüleşir, adam çokça çabalar kadını beslemek, konuşmasını, şarkı söylemesini sağlamak için. Birlikte paylaştıkları ve birisi olmadan bütün anlamını yitirecek o güzel yaşamı hatırlatmak istiyor. Aşk iki kişi arasında yaşanır, çocuk bile onun içinde yer alamaz. Açık pencereden bir güvercin girer içeri, acının hüküm sürdüğü bu eve, yaşamın canlılığını getirir yuvaya. Günler gittikçe daha da çekilmez olur, siyah kurşun ağırlığında kasvet doludur odalar, kadının hissettiği acı hep adamın içinde döner durur. John Banville’in “Deniz” romanındaki kadın kahramanın hastalığının ne acı verici olduğunu ve adamın içini nasıl bomboş hissettiğini, her şeyin anlamını yitirdiğini, adeta karanlık bir girdapta gittikçe daha dibe sürüklendiğini hatırlarız, yanında aşkıyla nefes alamadığında. Birlikte ölüme de yürümek, aşkın gözüpekliğince, yaşam kanatlarının çırpmadığı yerde, her anı sevgiyle perçinlenmiş bir varoluşun yok oluşa uzandığı yerde.

Aşkın anlamını sorgularız yeniden, herkesin üzerinde konuşmaya bayıldığı o sihirli kelime. Aşk aynı zamanda sadakat ve güvendir, Metallica’nın “Nothing Else Matters” şarkısındaki gibi. Yalnızca damarlarda yanan ateş, nefes dalgalarını sarhoş eden ateş değildir o. Sonsuzlukta “iki kişilik masa”dır o, Abel Korzeniowski’nin “Table for Two” şarkısınca. Saygıyla elele sonsuzluğa yürüyen aşk, ateşi hiç sönmeyen his derinlikleriyle. Jim Morrison’ın dediği gibi, aşk yalnızca neşeyle ilgili bir kavram değildir: “ Herkes aşkın ne muhteşem olduğundan bahsediyor…Aşk incitir. Duygular rahatsız edicidir. İnsanlar acının kötü ve tehlikeli olduğunu öğrenmişler. Hissetmekten bu kadar korkarken aşktan nasıl söz edilebilir?”

Rastgele

Yorumlar (0)

Yorum yazmak için giriş yapmalısın.