Çengel Fanzin - 5"Ölüm" temalı fanzinimiz için eser alımı başlamıştır. Lütfen eserlerinizi 30 Haziran'a kadar cengelsanatedebiyat@gmail.com adresine iletiniz.
MOBBING NE AYOL
DENEME

MOBBING NE AYOL

Sa Bahattin24 Şubat 202610 dk okuma22

Ben bir eşcinselim. Eşcinsel bir erkek. Hem de öyle -belki gördüğünüzde değil ama konuşunca- kolayca anlayacağınız tiplerden. Bu yazı salt benim cinsel kimliğimle ilgili değil. Bu yazı, bu cinsel kimlikle akademide hayatta tutunmamla; bu süreçte nasıl bir otosansürü kendime uyguladığımla, ne çok mobbing’i sineye çekmeyi kendime ‘zorunlu’ gördüğümle ilgili.

Tüm akademisyenler gibi, ben de, üniversiteden mezun olduktan sonra yüksek lisans ve doktora yaparak yüksek öğrenimime devam ettim. Lisans öğrenimimi büyük ve değişimlere -görece- açık bir kentte yaptığım için öğrencilik yıllarım, okuldaki faşist gruplardan duyduğum korku dışında çok da kötü geçmedi diyebilirim. Beni bilen arkadaşlarla geçirilen eğlenceli saatler, şehrin önemli LGBTİ+ örgütlenmeleriyle yapılan temasla yükselen var olma hevesim; sohbetler, tartışmalar, sempozyumlar, partiler, danslar vs.

Lisans bitip yüksek lisansa başladığımda artık olayın ciddiyeti biraz daha yükselmiş, ama hâlâ sonraki paragraflardaki seviyeye ulaşmamıştı. Üniversite yıllarından kalan bir şevk ve güçle çevremde birkaç kişiye açılmış olsam da, danışman hocamın derslerini asiste ederken, öğrenci laboratuvarlarında akranlarıma hocalık taslarken otosansürün (ki o zamanlar bunun otokontrol olduğunu düşünme eğilimindeydim) önemini yavaş yavaş hissetmeye başlamıştım. Sonrasında, doktoramı yabancı bir ülkede yaparken bile otosansür mefhumunu önemsiyor; kendime bunun bir erdem olduğunu telkin ediyordum. Kimliğimle ilgili fazla konuşmamalı, bir “erkek”ten beklenen hareketleri yapmalı; elimi-kolumu fazla oynatmadan, ağzımı yaymadan, çekim duyduğum insanlara bunu çaktırmadan yaşamalıydım. Erkek egemen bir iş alanı olan akademi benden normalleşmemi en azından fazla sivrilmememi bekliyordu.

Bütün bu eğitim süreçleri bitip de ülkemizin teoride büyük ancak pratikte küçük; dincilikte iddialı, yobazlıkta kararlı ve aydınlanmakta şüpheli bir kentinin, vizyonsuz/yalaka bir üniversitesine kadrolu olarak atandığımda eğitimimi başarıyla tamamladığımın farkına vardım. Tam akademinin emrettiği gibi saygılı, ölçülü, mesafeli biriydim. Cinsel duygularım olduğunu anlamanız için bana yüksek çözünürlüklü bir mikroskopla üstelik floresans boyalarla bakmanız ve göreceklerinize hazır olmanız gerekiyordu. Buna rağmen, yukarıda saymadığım iki ayrı özellikten (Arap Alevisi bir ailede doğmak ve agnostik olmak) de ötürü, sessiz-sakin bir tavrın; uslu bir memurun üslubunu korumanın önemini damarlarımda hissediyordum.

Öğrenciler dahil herkesin “bir açığımı yakalamaya çalıştığı” paranoyasıyla gülümsemek ve mesafeli sohbetler etmek dışında kimseyle temasa girmiyor; ancak kritik sorular sorulduğunda gerçeği söylemekten çekinmiyordum. Yine de, yani otosansürüme rağmen yalanı tercih etmediğimde, gerçeğin başıma bela olacağı korkusuyla irkilmiyor değildim.

Zaman geçtikçe ve insanlar onlara gösterdiğim nezaket dolayısıyla bana “güzel sözler” ettiklerinde; içimden onlara ‘gerçeği bilsen, yine bu sözleri söyler miydin?’ diye soruyordum. Ben bu duygular içerisinde cesaretten kaypaklığa, gözü karalıktan korkaklığa an be an salınır; ve kendimi ve çevremi bitmez bir hassasiyetle mercek altında tutarken memleketimizde “15 Temmuz darbe kalkışması” oldu.

Zaten zavallı olan akademimiz iyice zavallılaştı ve artık beni kovmanın “an meselesi” olması “her anın meselesi” oldu. Günlerce, acaba biri benden bir şekilde şüphe edip (top mu acaba bu?), bu şüphesini kanıtlayıp (kesin top bu ya!) bunu bana karşı kullanmayı düşünür müydü? Yahut bir başkası ettiğimiz ‘felsefi’ bir sohbette “agnostik” olduğumu ifade etmemden yola çıkarak; “müslüman olmadığım için vatan haini olduğum” sonucuna ulaşıp beni yetkililere bildirmek ister miydi? Veya da, yolda ayak üstü konuşurken, doğduğum-büyüdüğüm şehirden dolayı etnik kökenimden şüphe duyan bir hemşehrim, aile ve akrabaları arasında yapacağı bir araştırma sonucunda arap asıllı olduğumu, yani devletin bekası için “riskli” olarak adledilebileceğimi, gerçeği açığa çıkaran gururlu bir dedektif gibi, rektörümüze ve ülkenin ileri gelenlerine iletmek arzusu duyar mıydı?

Bu sorular üstüme geldikçe kendimi güçsüz hissediyor, bu güçsüzlük “onlar bana çalışma fırsatı verdikleri” için onları yüceltmeme neden oluyordu. Onlar, ki sağ olsunlar, sayesinde her gün kendimi meşgul tutabiliyor, sevdiğim bir işi yapıyor ve para kazanıyordum. Onlar, ne kadar iyilerdi ki, tüm bu eksik/bozuk yönlerimle bana böyle bir lütufta bulunuyorlardı. Onlar “öyle yüce gönüllüler ki” nefret etmeleri beklenen bir insanı sevme cesareti gösterebiliyor, bazı sabahlar benimle çay bile içebiliyorlardı.

İşte tüm bu içsel baskı gün geçtikçe olağanlaşıyor ve reflekslerime işliyordu. Öyle ki; bu baskının artık kökeni belli olmadığı gibi yönü ve şiddeti de aynı anda belirlenemiyordu. Ama zihnimle kalbim arasında şöylesi bir sinyal iletimi vardı: lanet olsun tüm bu olanlara…şükürler olsun bu insanlara. Tabii ki ben sağlığım ve huzur(!)um için o sinyalin ikinci kısmını sahipleniyordum. Bu insanlar, beni her an kapının önüne koyabilecek bu insanlar, bana tahammül edebiliyorlar; istediğim (en sevdiğim) işi yapmak fırsatını elimden almıyorlar. Yaşasın onlar!

E bu halde bu insanlar; “Bak sen bu 13 öğrencinin de danışmanı ol. Onların danışmanı atıldı. Senden başka danışman bulamayız” dediklerinde karşı çıkmamalıydım. Çünkü hiyerarşik iş bölümü bunu gerektirirdi.

“Sana laboratuvar yok, ama koridordaki şu bölgeyi kendi paranla kapatıp kullanabilirsin” diye kıvırdıklarında; yaşasın, en azından koridoru kapatmama izin verdiler diyebilmeliydim.

E şimdi bazı hocalar gidince, şu ve bu ders açıkta kaldı. Özellikle yaz okulunda bu dersleri sen ver. Bu yıl da uzun bir tatil yapma canım” cümleleriyle dile gelmiş hislerine karşı, “Ne güzel ya, yazın bile ek gelir almamı sağlıyorlar” diye düşünerek onlara minnet duyabiliyordum.

Dahası yemekhanede vegan/vejetaryen bir seçenek olsun talebime, kalori hesabıyla döndüklerinde, “Ne akıllı insanlar, ne güzel de matematik biliyorlar” diyerek onları yüceltebiliyordum.

Önerdiğim projeler reddedildiğinde “En azından okuyorlar” diye avunuyordum.

Desteklenen projelerde kullanmayı beklediğim cihazlar için kullanım izni çıkarılmadığında “Ama haklılar, bu cihaz çok pahalı” diye onların tarafını tutabiliyordum.

Nasıl ki yüksek öğrenimin süresince erkeksi olmayı, fazla cıvıtmamayı, ağzımı yaymamayı otosansür saymadıysam, işte artık tüm bu olanları da mobbing saymıyordum.

E doğal olarak “Bu ülkede otosansür de mobbing de yok” dediklerinde, onlara katılıyorum.

Yaşasın otokontrol, yaşasın hiyerarşik işbirliği!

Rastgele

Yorumlar (0)

Yorum yazmak için giriş yapmalısın.