Çengel Fanzin - 5"Ölüm" temalı fanzinimiz için eser alımı başlamıştır. Lütfen eserlerinizi 30 Haziran'a kadar cengelsanatedebiyat@gmail.com adresine iletiniz.
YÜK VERİLİR
DENEME

YÜK VERİLİR

gürkan bektaş26 Mayıs 202610 dk okuma625

Uzun yol yapanlar çoğu defa, özellikle maden sahalarının yanından geçerken görmüştür o tabelaları. Beyaz zemin üzerine büyük puntolarla yazılmıştır: Yük Verilir.


Issızlığın ortasında ilk gördüğümde o tabelaya çok şaşırmıştım ve tuhafıma gitmişti. “Yük verilir” ne la? Hatta gülmüştüm. Kafa o kadar duygusal çalışıyor ki ne yani, gidiyorsun abi, “Benim hiçbir sorunum yok, bana biraz dert verin. Yaşamı fena halde sıkıntısız yaşıyorum, biraz üzüleyim” falan diyor diye espri yapmıştım. Sonra baktım ki esprimde bile fena hâlde dram var; gülmeden yola devam ederken küçük bir araştırma ile mesele anlaşıldı. Meğer yük alan bazı uzun araçlar, dönerken boş dönmemeleri adına mazot parasını çıkarmak için bu tabelaların olduğu yerlerde yük alıp dönüyorlarmış. Boş dönmemek adına yapılan bir uygulamaymış yani.

Üzerine düşündükçe espri anlayışım daha da derinlere giderek yük meselesine takılı kaldı. İlk olarak “yük” kelimesini zihnimde doğrudan “sorun” ile ilişkilendirdiğimi fark ettim, sonra da bu işi ne zamandır mazot parası bile almadan yaptığım bir çevrem olduğunu... Kime denk gelsem dert dinliyorum resmen. Herkes acısını bir şekilde anlatma ve hatta kimi zaman kendini o acı üzerinden var etme üzerine kurulu bir hayat yaşıyor gibi geliyor. Hatta bunu fark etmekten öte taşrada yaşamanın verdiği o açıklıkla görüyorum. Etnik gruplardan küçük cemaatlere hatta kurumsal şirketlere kadar, bir araya gelmiş bütün yapıların o “hikâyemiz var” dedikleri, o söylence yaratma dürtüsü, muhtemelen bir yerden beslenme ve kendini haklı çıkarma ihtiyacının sonucu ve bir arada olmanın koşulu gibi...

“Yükümüz var, birleşelim; belki hafifleriz.” Yalan da değil hani. Paylaşmanın kendine has, çözücü olmasa da rahatlatıcı bir yanı var. Aynı acıyı paylaşmak, grup terapilerinde de bazen ilerletici bir işlev görüyor. Marx'ın işçilere “Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok.” derken buradan beslendiği de kesin. Mesele bir araya gelmek değil elbet. Sorun olan şey, bu birleşmenin kutsallaştırılmasıdır. Birliği yüceltirken aynı anda bir “öteki” yaratılması ve o öteki üzerinde tahakküm kurulması da meselenin bir parçasıdır. Dahası, insanın yücelttiği şeyin altında kalması gibi bir sorun da vardır. Ortada abartılıp şişirilmiş bir algı bulunur ve bu algı, günün sonunda dönüp dolaşıp insanın kendi elinde patlar. Çünkü kutsallaştırılan her birlik, zamanla kendisini koruyabilmek için bir karşıt üretmeye meyleder. Böylece başlangıçta yükü hafifletmek için kurulan ortaklık, farkında olmadan yeni yükler üretmeye başlar. İnsan da çoğu zaman yarattığı o yüce Mana’nın altında kalarak onun taşıyıcısına dönüşmektedir. Hatta bunun matematiksel bir karşılığı bile var. Sayısalcı arkadaşlar "limit" konusundan bahsedeceğimi hemen anlayacaktır. Sözelci arkadaşlar için ise kısaca limit alma meselesini anlatayım: 0.999999999... Bu sayı sonsuza kadar devam eder; devirli bir sayıdır. İlk bakışta hiçbir zaman tam olarak 1'e ulaşmıyormuş gibi görünür. Matematikte ise işlem kolaylığı açısından bu sayının limiti 1 kabul edilir ve işlemlere öyle devam edilir. Konu anlaşıldıysa şunu söyleyebilirim: Matematik bazen bize, işlemi sürdürebilmek için bazı varsayımlar kurar. Limit de biraz böyledir. Sonsuzlukla doğrudan uğraşmak yerine ona yaklaşan bir değeri esas alır. Bu bir tür kabuldür; çünkü bazı şeyleri ’var’ saymadan işlem yürümüyor.

Belki insan aklı da böyledir. Sonsuz ihtimaller, sonsuz anlamlar ve sonsuz belirsizlikler içinde yaşamak yerine kendine bazı sabitler yaratır. Sonra da o sabitleri gerçekliğin kendisi sanır. Ve bir aydınlanış daha: Acılar bu varsayımlar ve aldanmalar üzerinden olmuyor mu? Hatta atasözü bilesi var: "Adam sandım eşşeği, alnıma değdi daş…ı."

O yüzden limit biraz da algıdır. İnsan zihni çoğunlukla sonsuzlukla uğraşmayı sevmez. Sabitlikler yaratır. Kolaylaştırır. Sosyolojik olarak bir araya gelen insanların duygusu da aynıdır, onların seçtiği ‘biri’, zamanla o "1" sanılır. Oysa 1 değildir. Ona anlamlar yüklenir, manalar biçilir ve sonra o 1 gelip başımıza olmadık işler açar. İnsan aklı bu mantığı -belki de mantıksızlığı- sever. Sonsuzlukla uğraşmak yerine onu bir değere indirger. Ama bu “1 olma” hikâyesi ne yazık ki duygudan uzaklaşmayı da gerektirir. Alın size tarih... Bir olma hikâyesi üzerinden savaşlar, iktidar mücadeleleri, kardeşin kardeşe kıyması gibi ve türlü türlü alınmış yargı kararları ortaya çıkar. O yüzden kabul etmek gerekir ki 1 de kusurludur; ne kadar kusursuz görünürse görünsün. İşin garibi toplumsal sorunları da ‘bir’ ya da ‘biri’ olmadan çözemiyoruz. Ama bir olmanın da kusursuz görünen kusurlu bir hâli var. Bu paradoksun içinde düşe kalka ilerliyoruz. Yani bunca bilme hali bir ‘Mana’ aramaya, arayış ise harekete evrilir. Aşık Veysel'in de dediği gibi harekete de kimse mani olamaz.

Peki bunca hengâme içinde insanın bu zavallılığını kim teselli edecek? Buraya kadar gelip okudunuz ise alın size yük.

Mazot parası da yok ha. Ama şu da net: Mükemmel diye bir şey yoktur. Onu isteme, ona yaklaşma duygusu ve onu yaşama arzusu vardır. “Mükemmelim” diyen ya da ortada mükemmel bir proje veya ürün olduğunu iddia eden biri varsa, ondan kaçının. Çünkü bu çoğu zaman şişirilmiş bir algıdır ve o algı eninde sonunda elinizde patlar. Bu da size mazot parasına bir bilgi olsun. Acıdım şimdi. Bir "Yük Verilir" meselesinden nerelere geldik diye sormayın. Bu doğaya bu akılla doğmak, başlı başına bir yük almak değil midir? Garip olan yaşıyor olmak ve sürekli bir şeyleri var sayıyor olmak. Garip olan, aldanmak istemeyip yine de aldanıyor olmak. Garip olan, kurduğumuz bu varsayımlar üzerinden sevinip üzülüyor olmak.

Bu yükten nasıl arınılır bilmem ama Boethius, hapsedildiği dönemde yazdığı Felsefenin Tesellisi adlı eserinde, insanın talihsizlikler karşısında teselliyi felsefede bulabileceğini anlatır. Çok da haklıdır yoksa bu yük oluşumuzun aydınlığına, bu yükün hareketliliğinden doğan devinime ve o devinimden ortaya çıkan tarihe başka nasıl varacaktık?

Rastgele

Yorumlar (1)

Yorum yazmak için giriş yapmalısın.

  • Fatma Betül Erbilen12 Haziran 2026 · 22:38

    "Belki insan aklı da böyledir. Sonsuz ihtimaller, sonsuz anlamlar ve sonsuz belirsizlikler içinde yaşamak yerine kendine bazı sabitler yaratır." Semiyotikteki bir nesnenin resminin, dillendirildiği kelimenin ve o kelimenin zihinde yarattığı imgenin kişiden kişiye farklılık göstermesi ve aynı anda aynılık da göstermesi yüzündendir belki. Sonuçta bazen "Bu bir pipo değildir".