
“Bir organını kestirmektense, bin yıl cehennem acısı çekmek daha iyi!”
Rimbaud, 15 Temmuz 1891
KULAĞIMI SÖKTÜ, YERİNE KAKTÜS EKTİM
Yaramı silmeye gittim Orman’a. “Yaranı yaymaya gelmişsin.” dedi. Dönüp eve -dönmek mümkün müdür yoksa bir yanılmaca mı? Sanki hep gidilir, gidilir… varıldığı dahi olmuştur da dönüldüğü olmamıştır- evdeki son aynayı da kırıp kendimden ve aksimden kurtuldum. Yansıtanın olmadığı yerde insan en çok kendi gözüne uzak. Bir ara metin bu, ânlar bağlanıp hikâye kılınacak. Sabahları artık yalnız gölgeme çeki düzen veriyorum. İçini dışını yıkıyorum yasanın, dışı sade toz da içinin kiri bir türlü çıkmıyor // Tozlu mercek yalnızlığı, ocağın arkasına düşmüş makarna yalnızlığı, gönderilmeyecek bir mektupta yanlış yazılmış kelimede unutulmuş harf yalnızlığı… Sefilliğime acıyan bile yok. İmzaladığım vesikalıklar hep beş lira eksik cüzdanımda. Ayaklarım koktuysa bana, kapuskanın dibi tuttuysa bana. Birazım da fazla geliyor bu yarım kişilik yalnızlığa // Dün duşta avucuma işedim hâlâ yaşar sıcaklıkta mıyım diye.
Eskiden güzel bir hayatım vardı ve bunun farkındaydım.
Yara ormanda, yayılıyor.
BACAĞIMI KESTİ,YERİNE FLORASAN TAKTIM
Kendimden ve aksimden kurtuldum. Hiç olmak istemiştim de evvelini hatırladığım için yok oldum. Son Çareler destesinden yeni bir kart çekip yogaya başladım. Ama eski karımın matında huzur bulamam ki. Bir yazarla evlenmeyecekti. Ne zaman ilham vereceği belli olmaz ancak bu saatten sonra ne tip ilhamlara perilik edeceğine dair biriktirdiğim şu kutuyu bir takım anahtar kalıplarla açmama izin ver: Jodorowsky filminde patlayan tavşanlar, Orhan Pamuk’un ayrı kâğıtlara koydurduğu poğaçalar, Elvis’in aldığı son kilo, Hint Deniz Seferleri. Hikâyenin arasına hayat girdi, anlatılanı kesti yaşanan. Aşağı bakan köpek, düşünür mü hayatta kalmamak için atlamayı? O miyop ki tutup en fena yanlarını hatıraların, tutup en kararlı karanlıklarını sıvamış hafızasına. Sordum, öz savunma hakkım, dedi. Tanzanya cesetlerinde ayakkabısını parlatan Britanyalı bir general gibi, uzun uzun ovaladı kan körü gözlerini. Galibiyeti su götürmez elbet ama kuşkuluydu zaferi! Bak neresinden tutsam olmaz bir metin ilerlemekte şimdi, kim bilir hangi çukura neyi ezberlemişsem onu tekrarlamakla paldır küldür yuvarlanmakta. Bunca döküntünün arasında fark kalmadı artık düşmekle çıkmak arasında.
İçimdeki çölü kırıp atmam mı lazım yoksa bana yeni bir ayna mı lazım
Şimdiyi hallet, geleceği yum, nafile. Akis geçmişten, yansıyor.
KOLUMU KESTİ, YERİNE KÂĞIT KIVIRDIM
Vasco Rosso yırtılmış sesiyle göstergeler dikiyor göz kapaklarımın içine. Yatak odasının loş ışığı taze sönmüş çüküme vuruyor. Çok fazla mastürbasyon yapmaktan başın hemen altı kabuk tutmuş. Sevgilim tıraş olmamı rica buyuruyor. Hayalarım bir aydır görünmüyormuş. Amazondan fışkıran petrol yatağı gibi boşalıyormuşum. Koku: camsız bir odada iki aylık yaz cesedi, yanında ahtapot pişiyor. Yaşanılanın anlatıya yedirilmesi gerekli lâkin gerçeklere herhangi bir borcumuzun olmadığı göz ardı edilmemeli. “Biraz daha su içiniz” diyor kan tahlillerime bakan doktor. “Rahatlıkla söyleyebilirim ki Kaan Bey, böbreklerinizden patlayacaksınız. Nakli beklerken karaciğeriniz beyaz bayrağı çekecek ve tüm bu sıralama ancak akciğerinizdeki lekeler iyi huyluysa cereyan edecek. Sabahları aynaya bakın ve yaşama doyup doymadığınızı düşünün.” Vazgeçmiş suretin aynada beliren aksi. Bitişik dudağın huzursuz istirahati. Yaşlılık hızlanıyor. Gelecek, kederli gözlerini giyinmiş ve biz suskun bir girdabın kaynağına tırıs. “Unutmadan Kaan Bey, şu safra kesesini de alalım bir ara, ağzı epey gevşemiş.” Git işine oğlum doktor. Beni şiire döndüremezsin.
Yıldıza olta sallanmaz, kaçış açısıysa oldukça dar
Annemin evinden varaklı, yuvarlak bir ayna taşıdım, 832 km.
GÖZÜMÜ OYDU, YERİNE SİKKE KOYDUM
Geçmişin düşü -hâtıraların da %70’i düştür, bilirsin- iki bıçak fırlattı azalmaktan mustarip ruhuma. Hem geçmişte olmayı düşlüyorum, hem geçmişte edemediğim bir takım cesaretleri gösterip şimdiyi değiştirecek yeni bir geçmiş kurmayı. Buna pişmanlık desem urgan sıkar mı boynumu? Gayrı şimdiye üşüşemez, yarınıysa düşünemez aklım. Ölümden sonra yaşam var mı bilmem ama öncekinden starting box’ta kaldım. Yazı kesikler, tümsekler içinde. Önümde birkaç gün evvel boşalmış tabak. Kırıntılar küflenerek birbirlerine uzanıyor yeniden bütünlük kazanmak ihtimaliyle. İzmaritlerin arasında besin aranan -ritmik değil- mekanik karıncalar // Şişme yataklar patlar. Çay bardakları çatlar. İhtiyarlar en zor kaynayacak kemiklerini kırar. Hayat bağımsız parçalardan oluşur. Parçalara neden-sonuç yaftalayan, bir bütüne varırsa gayrı bozulmayacağını, bozulmamayı sürdürerek sonsuza süreceğini sanan insanın zavallı dimağıdır. Reddetmekle içinden çıkamayacağımızı biliyorum, eğer tastamam bir reddi idrak edersek vah, bilinç dediğimiz şey anında atomlarına ayrılır, en azından sınırları genişletelim diye yazıyorum. “Boş odalar, insanlar/ bu yalnızlık” ürkütüyor beni MŞŞ. İçlerinden biri seçilinceye dek tüm ihtimaller gerçek. Gerçek sürprizsiz. Şaşırmamaktan paslanmış mimiklerim. İhtimallerin arasında heyecan arayan -mekanik değil- ritmik elim. Ah, bir ihtimal, başımı eğdiğim çukurdan kaldırmama değecek. İllüzyonsa da kabul. Bir kadeh içsem geçecek. İllüzyon, kabul. Korkutuyor beni ‘fark etmez’ sınırında atıp gezen bu üççeyreklik yürek. Bir kadeh içsem geçecek.
Bari tiyatro afişlerinde yapay zeka kullanmayın
Baktım, kanıncaya dek / Baktım, yanıncaya dek.
KALBİMİ ÇIKARDI, YERİNE ELEK SOKTUM
Son bir defa uğurladı beni. Bir daha karşılamadı. Musa’nın Hızır’a sorduğu, cevapları kolay, kendileri zor sorular: Bilinen her şey değiştirebilir mi? Tevafuk meselesini algılamak mümkündür. Nihai huzur olasıysa, beni ben yapan ömrü yaşamaya nasıl ikna olabilirim? İntihar, nihayete açılan kestirme patikadır. Yavaş yavaş çürüyüp dağılmaya mahkûm kabuğu kutsal kılan nedir? Yaşam denilen tecrübeler bütünü, ruhu zedelemeye yahut yüceltmeye yetmez. Arada boşluk, ne yazdıysam hepitopu derz dolgu. Ruhun bedenden gayrı yaşamı mümkün mü mantıklı mı? Ruh bedenden ayrılınca bedenin yaşamını umursamaz. Bir değeri kalır mı bedenin yaşadığı birkaç yılın, eğer ruh kurtulursa? Ruhun ruha kötülüğü olmaz. Yeşilçam ağalarının ruhu ile benim ruhum arasında, bedenin elde ettiklerini ve düşlediklerini geçersek ne fark kalır? Ruh ruhu bombalayamaz. O halde neden bu sınav? Madem parçasıyız tekin, ne kötü ne iyi; tek, kendinden başka bir şey olamaz. Bu paragrafa diyalog olsun diye başlamıştım? Bu düpedüz mono.
İyi ki bir sosyoloğa âşık oldum, geliştirirse hepimizi geliştirir
Beni güzel gösteren Aynaydı, kırdım.
“Artık anlamaya başlıyorum ki koltuk değnekleri, tahta bacaklar, mekanik ayaklar hep hava; bunlarla insan ancak sürünebiliyor, hiçbir zaman hiçbir iş yapamıyor.” Rimbaud, 10 Temmuz 1891
2024-2026
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
