
YABANİ KRAL VE KÖRERMİŞLERİ
Düşünüyorum, koşuşturmaların temelinde yatan güdüleri. Bucak bucak insanı yönlendiren kuşkuları. İnsanların inançları ve hatta yaşamlarındaki güç, zihinlerinde inandıkları dünyada saklı. Anlıyorum artık herkesin dünyası aynı değil. Karşısında duran duvarlar asla aynı renk olmayacak. İnsan doğdu, yürüdü ve düştü. Düştüğü eşikten baktı dünyaya ve bu sayede hiçbir çukur aynı manzaraya denk gelmedi. Peki bu değişir miydi? İnsanın gözleri kapanınca yarına bir şey kalır mıydı? Sadece o çukurdan Tanrının ona gösterdiklerine boyun eğerek çürüyecek midir, bu mudur? Yabani bir kralın bölük pörçük umutlarıyız. Peşinden koşmadıklarımız hep bir bronş takacak yakamıza. Her tebrik, her alkış biraz burukluk.
Monarşinin feodalite ile ilişkisinden doğan meşru çocuğudur tımar. Aslını görebilmek için damarlarında ne dolandığını görebilmek gerekir. Menfaatin dahi karşılıksız çıkardan nice olduğunu, o bizi çarpmadan idrak etmek gerekir. Fakat bilinir ki, bölünmeden bir elde edilemez. Labirent hayatın içindeki bu yolsuz yollar, milatça uzayıp gider. Hepsi hırstan gelmez mi, Tanrının bize bahşettiği o kudretli iradeden. Paranın içerikleri değerlendirilip insan hayatına bölündüğü günden bugüne tüm gözlerdeki dünya altın sarısını fon saydı. Gökyüzünden kan yağarken, mezarların yanındaki madenler daha cazipti. Bu madenler için bu denli çırpınışlar ilkelliğin en başlarına özgü gelirken özgünlük orada, İlkellik burada kaldı. İnsan hayatı bölünürken sonuç ne olursa olsun bedelini misliyle geleceğin çocukları ödedi. Bu sebepten de insanın insanla olan kavgası doğadan hiç uzağa gidemedi. Dünya bize değil, biz dünyaya muhtaçtık. Dengesizliğin insan boyutundaki vahşeti hep karşımda, şu baktığım sokakta, masamda açık olan televizyonda ve en ciddisi ise akıllarımızda. Bu ilkel hayatlarımızın toplamı bile bir bütün edemiyor, yazık.
Vadettiklerini eşitlemeye o kudretli irademiz müsaade etmeyecekti, etmedi de. Yediğimiz damgaların zamanla çürümesi sonucu düşüncelerimiz ardı ardına propagandaya evrildi. Alnımızda gezdirdiğimiz onurlu Cumhuriyet ve kardeşi olan Hürriyet bu kan partisinin uğrunda hüsrana uğradı. Cumhuriyet hürleştirilebilseydi herkes tek başına zaten bir devlet olabilirdi, aklından geçirdikleriyle kendi kendisine hükmetmeyi öğrenseydi her adımı eşsiz bir dünya düzenine hep beraber gülebilirdik. Demem o ki, insan kendi faşistliğini kendisine yansıtabilseydi bu düzenin her parçası insanlıkla bezenirdi. Eğer ki biz kendi kendimize yetebilmeyi, cumhuriyetin temelini idrak edebilseydik tahtın başındaki bir parça insan, koskoca halk bir devrim olurdu. Hepimizin gözlerindeki farklı dünyalardan bir bütün edebilseydik özgürlüğün anlamını bu satırlarda yok saymazdım. Bu bir rüya, bu imkansızlığın zorbalığı. Bu devrimin içerisinde herkes bir cumhuriyet. Bununla yetinemeyenlerin ise içerisinde yaşadığı cehaletle hükmünü sürdürecek.
Seyrettiğimiz bu oluşumlar bölük pörçük ayakta dururken insanlar bu duruma bir kavram uydurdular. “Trajikomedi” Aslı bir küfür, insanlığa hakaretten boynu bükük bir gerçek. Komedi mi trajedi yoksa trajedi zaten bir komedi mi? Bence hepsinin yüz ifadesi aynı, hepsi sahte. İçindeki dünyaya ayak uyduramayıp, bu dünyadan vazgeçenlerin maskesidir bu. Acıyarak güldüğümüz gözlerimiz bu perde sayesinde içinden hep ağladı. Gözyaşlarını görebilseydik nefret ve cehaletin birliğinden bu ocaklar sönerdi. Umutları çalınmış insanların körlüğü suskunluklarından değil, vazgeçişlerinden. Yeniden ayaklanmanın yalanı ise yine bir başkasına emanet. Biz kendi benliğimizi hep başkalarına emanet ederek yaşadığımız sürece ne şikayete ne pişmanlığa hakkımız yoktur. Sonuçlarını kendimiz doğurduğumuz hiçbir bedeli bırakıp kaçmanın hiçbir izahı yoktur. Ya farklı zihinlerin bir ortaklığı hükümdardır ya da özgürlüğün kuşlara özgü olduğuna inanıp hayallerde yaşayanlara. Biz her şeye rağmen yaşadık varsayalım, kuşlar uçsun.
Uçabiliyorken uçsun.
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
