
DİLİN KÜLLERİYLE YAZMAK
Paul Celan’ın Hiçkimse’nin Gülü kitabı, şiirin anlam üretme kapasitesini değil, dilin tarih karşısında ne kadar dayanabileceğini sınayan bir metindir. Bu yazı, kitabın birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü bölümlerini ayırmadan, şiirlerin kendi iç ritmini bozmadan; fakat onları kurmacada dil ve üslup açısından bir bütün hâlinde okuyarak ilerler. Buradaki amaç Celan’ı açıklamak değildir. Amaç, onun şiirinde dilin neden artık masum bir anlatım aracı olamayacağını ve kurmacanın bu yükle nasıl yüzleşmek zorunda kaldığını göstermektir.
Hiçkimse’nin Gülü daha ilk şiirde dili aşağı doğru hareket ettirir. “Bir sessizlik oldu, bir de fırtına… Kazıyorum, kazıyorsun…” (s.7) dizeleri, şiirin ilerleme değil, kazı olduğunu ilan eder. Bu kazı anlamı bulmak için değil, anlamın gömüldüğü yere sadık kalmak içindir. Kurmacada bu, anlatıcının hâkimiyetini yitirmesi demektir. Anlatıcı bilen değildir; kazdıkça bilgisizliğini çoğaltandır. Aynı şiirdeki “Ey biri, ey hiçbiri, ey hiçkimse, ey sen…” hitabı (s.7), özneyi sabitlemez, aksine onu boşaltır. “Sen” burada bir karakter değildir; çağrının açıkta kalan yeridir. Kurmacada ikinci tekil şahıs bu nedenle tehlikelidir: okur, anlatının güvenli mesafesini kaybedip bu boşluğa çekilir.
Bu boşluk, hemen ardından mekân ve derinlik kavrayışıyla genişler. “… gözüne yazılan, bize derinliği daha derin kılar” (s.8) dizesinde derinlik artık görülen bir şey değil, yazılan bir izdir. Mekân betimlenmez; okunur. Kurmacada dekorun yerini metnin dokusu alır. Celan’ın şiiri, görsel bir dünya kurmak yerine işitsel ve ritmik bir alan açar. Bu nedenle onun şiiri işitilmeden okunamaz; ritim anlamın taşıyıcısı değil, anlamın yaralanma biçimidir.
“ben kardan atla gidiyordum… bu bizim son atla gidişimizdi…” (s.9) dizeleriyle yol imgesi ortaya çıkar, fakat bu yol ilerlemeye değil, kapanışa işaret eder. Celan’da yol, varılacak bir yer değil, geri dönülmezliğin ifadesidir. “… insan-engelleri…” (s.9) ifadesi, trajedinin doğadan değil insandan kaynaklandığını açıkça söyler. Kurmacada olayın yerini bu geri dönülmezlik duygusu alır; dramatik gelişme değil, etik bir kilitlenme söz konusudur.
Bu kilitlenme, doğrudan yaşamın kendisine yöneltilmiş bir yargıyla pekişir: “… biliyorum, doğru değil, yaşadığımız…” (s.12). Celan burada yalnızca hayatı değil, onu anlatan dili de yanlış ilan eder. Zaman “… Orası ile Burada-Olmayan…” arasında asılı kalır (s.12). Kurmacanın kronolojisi çöker; anlatı yanlış bir zamanın içinde yazılmak zorundadır. Bu yanlışlık bir kusur değil, zorunluluktur.
Tanrı ve kimlik meselesi de bu zorunluluğun içinden konuşur.
“Sen’din… Yahudi olan, Tanrı’ndı senin.” (s.10) dizelerinde Tanrı bir metafor değildir; taşınması gereken bir kimlik yüküdür. Aydınlık bile karartılmıştır. Kurmacada kimlik burada dekoratif bir unsur değil, anlatının merkezinde duran etik bir risktir. Bu risk, ritüel sözcüklerde yoğunlaşır: “… Kaddisch.” ve “… Jiskor.” (s.17). Bu sözcükler açıklanmaz; şiirin içinde yara gibi durur. Kurmacada kültürel referans, bilgi vermek için değil, taşımak için vardır.
Celan’da görme güvenilir değildir. “… Dilsiz olunur, sağır olunur gözlerin ardından…” (s.15) dizesi, bakışın çöküşünü haber verir. Zehir çiçek açabilir; aşk bile “… adını siler…” (s.15). Görmenin kaybı bir yoksunluk değil, başka bir uyanıştır: “Kim diyor, her şeyimizin öldüğünü gözümüz yokolduğunda?…” (s.16). Kurmacada bu, görsel anlatımdan vazgeçip ritme, sese ve suskunluğa yönelmek demektir.
Kitabın merkezinde açıkça ilan edilen poetik önerme şudur: “Bir Hiç idik… Hiç gülü, Hiçkimse’nin gülü.” (s.20). Bu gül güzelliğin değil, yokluğun çiçeklenmesidir. Anlam üretme hırsından vazgeçmenin adıdır. Aynı bağlamda “Tüm isimler… yanmış olan tüm isimler…” (s.22) dizesi, adlandırmanın masumiyetini yok eder. İsim artık kimlik kazandırmaz; kül hâlinde taşınır. Kurmacada karakter adı bile etik bir yük hâline gelir.
İkinci bölümle birlikte şiir bireysel sesten kolektif belleğe açılır. “Karatoprak… saatlerin anası…” (s.35) dizesinde toprak doğurgan değil, umutsuzdur. Mekân sığınak değil, hesaplaşma alanıdır. Soy meselesi de kutsallıktan arındırılır: “… İbrahim’in soyu… Hiçkimse’nin soyu…” (s.33). Tarih bir süreklilik değil, kopuşlar zinciridir. Kurmacada geçmiş anlatısı, bir köken miti kurmak için değil, bu kopuşları görünür kılmak için vardır.
Adsızlık Celan’da boşluk değil, yoğunluktur: “… Adı yok, senin gibi…” (s.32). Hemen ardından gelen bedensel imgeler (s.38-40), hayatın soyut değil, ağırlık yapan bir temas olduğunu gösterir. Duygu patlama hâlinde değil, taş gibi durur. Kurmacada beden metafor değildir; gerçeğin kendisidir.
Yol ve ülke imgeleri de bu noktada yeniden belirir. “… Nereye gidilecek? Sesli bir ülkeye…” (s.56) sorusu, aidiyetin coğrafyayla değil, dille kurulduğunu söyler. “… her yerde dolaşır, tıpkı dil gibi…” (s.71) dizesi, kurmaca için kesin bir önermedir: ülke sözdiziminde kurulur. Bu yol hiçbir zaman tamamlanmaz; geçitler (s.58), ara bölmeler (s.39) ve dar yollar (s.45) anlatının asli mekânlarıdır.
Celan’ın şiirinde ölüm tek yönlü değildir. “… Tabutlarda… uyanıyordu bebekleri” (s.67) dizesi, doğumla ölümü aynı anda düşünmeye zorlar. Bu, trajedinin mutlaklığını bozar. Kitap “… Şafak…” (s.72) ile biter. Bu bir umut vaadi değil, dayanma anıdır. Beyazlık arınma değil, çıplaklıktır.
Hiçkimse’nin Gülü, kurmacaya şunu öğretir: Dil dünyayı temsil etmek için değil, tarih karşısında etik bir pozisyon almak için vardır. Celan’ın üslubu estetik bir tercih değil, zorunluluktur. Kurmaca metin bu zorunluluktan kaçtığında değil; onunla birlikte yazıldığında sahici olur.
Ancak bu zorunluluk yalnızca tematik ya da düşünsel değildir; ritmik ve bedensel bir zorunluluktur. Celan’ın şiiri, nefesle yazılmıştır. Dize kırıkları, ani kesilmeler, tekrarlar ve duraksamalar, anlamın süsü değil, anlamın hayatta kalma biçimidir. “… Bu saat, senin saatin, / benim ağzımla kelâm etsin…” (s.11) dizesinde olduğu gibi, şiir zamanı ölçmez; zamanı ağızdan geçirir. Kurmacada bu, cümlenin sadece mantıksal değil, soluksal olarak da kurulması demektir. Uzun cümlelerin taşıdığı yük, ani kesintilerle dengelenir; sessizlik bir noktalama işareti hâline gelir.
Celan’da ritim, düzen kurmaz; düzeni bozar. “… Hızlı bir biçimde… verdi saat balçığı…” (s.30) dizesinde zamanın yoğrulması, anlatının hızlanması değil, deforme olmasıdır. Kurmacada ritim, olay örgüsünü hızlandırmak için değil, belleğin nasıl takıldığını göstermek için kullanılır. Bu nedenle Celan’ın şiiri, dramatik yükselişten çok takılmalarla ilerler. Anlatının gücü, akmasında değil, tökezlemesindedir.
Bu tökezleme, şiirin etik yükünü taşır. Mandelstamm’a yapılan açık gönderme “… Orada seni gördüm ey Mandelstamm” (s.49) bir edebî selamdan ibaret değildir. Burada şiir, başka bir şiirin küllerine basarak konuşur. Mandelstamm, Celan için bir öncül değil; tanık kardeştir. Kurmacada bu, metinlerarasılığın estetik bir oyun olmaktan çıkıp tarihsel bir sorumluluk hâline gelmesidir. Başka metinlere gönderme yapmak, onları parlatmak için değil, onlarla birlikte susabilmek içindir.
“Sesli ülke” imgesi bu noktada derinleşir. “… Nereye gidilecek? Sesli bir ülkeye…” (s.56) sorusu, sürgünün coğrafî değil, dilsel bir durum olduğunu gösterir. Ülke artık haritada değil, işitilebilirlikte vardır. Kurmacada aidiyet, mekân tasvirleriyle değil, dilin titreşimiyle kurulur. Bu nedenle Celan’da taş, yol, geçit ve dağ imgeleri sürekli karşımıza çıkar; çünkü bunlar varış noktası değil, direnç yüzeyleridir. Dil bu yüzeylere çarparak ses çıkarır.
Bellek meselesi de aynı direncin içinden konuşur. Celan’da bellek nostaljik değildir; geri çağırmaz, yük bindirir. “Bir ülke var kaybolmuş…” (s.19) dizesi, hatırlamanın kaybı telafi etmediğini açıkça söyler. Kurmacada bellek sahneleri, açıklayıcı geri dönüşler olmaktan çıkmalı; anlatının yükünü artıran, onu ağırlaştıran düğümler hâline gelmelidir.
Bu ağırlık, Celan’ın Yahudi imgelemiyle birleştiğinde daha da yoğunlaşır. Muskalar, Sabat parıltıları, Kaddisch ve Jiskor gibi ritüel sözcükler, şiirde egzotik ya da folklorik değildir. Bunlar, yanmış isimlerin arasından konuşur (s.22). Kurmacada kültürel miras, temsil edilecek bir renk değil, taşınacak bir küldür. Bu kül, metni karartır ama aynı zamanda onu sahici kılar.
Celan’ın şiirinde umut fikri dikkatle ele alınmalıdır. Şafak (s.72) bir kurtuluş anı değildir. Beyazlık, temizlenme değil, çıplaklıktır. Umut varsa bile, bu umut yüksek sesle ilan edilmez; nefes kadar küçük bir alanda tutulur. Kurmacada bu, büyük kapanışlardan, kesin çözümlerden kaçınmak demektir. Anlatı bittiğinde dünya düzelmez; yalnızca bir süreliğine taşınabilir hâle gelir.
Bu yüzden Hiçkimse’nin Gülü, kurmaca için bir ilham kaynağından çok bir etik sınavdır. Bu sınavda dilin süsleri değil, dayanma kapasitesi ölçülür. Celan’ın şiiri, kurmacaya şunu sorar: Anlatın, ama ne pahasına? Sözcüklerinizi seçin, ama hangi küllerle? Bu sorulara verilen her yanıt, metnin üslubunu belirler.
Celan’ın üslubu bize şunu bırakır: Yazmak, dünyayı anlamlandırmak değil, onun karşısında yanlış ama dürüst bir dil kurabilmektir. Kurmaca, bu dili ödünç aldığında değil; onunla hesaplaştığında Celan’a yaklaşır.
Kaynakça
Celan, Paul. (2006). “Hiçkimse’nin Gülü”. Çev. Gertrude Durusoy – Ahmet Necdet. Artshop Yayıncılık. İstanbul.
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
