HEMLEKET (0. BÖLÜM)
ÖYKÜ

HEMLEKET (0. BÖLÜM)

zeloshka why25 Haziran 20261 dk okuma49

Pizza "Van Gogh"

Hatıralar sarmış dört bir yanımı...

Ankara’daki küçük oturma odamın penceresinden bakarken, nadir ve kıymetli bir yağmur gününde, Kızılay’a yerleşmiş olan gri havanın, bu sürekli güneşli kente ne kadar yakıştığını düşünürken, aklımın çocukluğumun geçtiği memleketim İstanbul’a kaydığını hissediyordum. Aslında hatıralarım ve rüyalarım renkli ve canlıdır; nedense beynimdeki İstanbul filmi çoğunlukla siyah, beyaz ve gri tonlarla yüklü. En renkli sahne, sanırım Pazar keyfi için Galatasaray ve Tarabya arasında gemileri seyrederken yediğimiz, benim çok sevdiğim sucuklu pizzanın rengi ve yine çok sevdiğim yuvam ve ilkokulum. Hemen hemen herkes ve her yer gri, siyah-beyaz ama kucağımdaki kartonun içindeki sıcacık pizza bir Van Gogh tablosu gibi parlıyor. O yuvarlak sucuk dilimleri sanki kayan yıldızlar gibi iz süren kaşar peyniri arasında büyük mutluluklar vaad ediyordu. Bir gün MOMA’da Van Gogh’un muhteşem "Yıldızlı Gecesi"nin önünde aniden o pizzayı hatırlamıştım. Nereye gitsek Türk’üz işte. Mutlu ve mis aromalı bir anı... Resmini yapmak istiyorum. Bugüne kadar teşebbüs bile etmedim. Yaparsam hatıra kaybolacak.

Arşiv gibi bir hafızaya sahipseniz unutmak istediklerinizi bile unutamazsınız. Bazen iyi, bazen cehennem. Keşke alkole düşkün olsaydım.


Herkesin bayıldığı ve aynı zaman nefret ettiği o İstanbul... Beni sıkıyor. Hem aşırı rutubetli, hem de ayarsız tiplerle, eşkiya ve açgözlülerle dolu bir şehir.

Evimizdeki renkleri de cansız ve yıpranmış olarak hatırlayabiliyorum bazen. Holdeki açık sarı fayansları, mat lacivert kadife koltuk takımını, yuvarlak yemek masasının koyu ahşabını... En çok da kirli gibi görünen açık sarı fayanslar beynime işlemiş.

Kirli Açık Sarı Fayanslar

Ebeveynlerim düzenli olarak yarın yokmuş gibi kavga ederken kendi başıma hem onları seyrediyor, hem kendi işime bakıyor, hem de evi terk etme planları kuruyordum. O anlarda ikisini de istemiyordum; kendimce kurduğum günlük düzenimi bozuyorlardı. Bir aralar Gölcük, firar planlarımı süslüyordu. Babamın ebeveynleri orada ikamet ediyorlardı. Ondan arada bir -çaktırmadan- bilgi alıyordum. "Araba bozulursa Gölcüğe nasıl gidilir?" gibi sorular soruyordum. Gölcük bugüne kadar renkli kaldı hatıralarımda. Çocukluk ve gençlik arkadaşlarımı 1999 depreminde kaybetmeme rağmen.

Bir Cumartesi sabahı holde yine yere oturmuştum. Koltuk altımda "Ayşegül" ve teyzemin hediye ettiği, ezberlediğim "Küçük Prens". Dedem gazete okumaya çalıştığımı görünce bana erken yaşta okuma-yazma, Atatürk ilkeleri ve tavla öğretmişti. Dünya benim olmuştu sanki. Aslında odamda StarWars hayalleri kurmak istiyordum; ondan sonra resim yapacaktım. Fakat başkalarının yarattığı gerçekler o anda yine gürültüyle dikkat alanıma tecavüz ediyordu. Holde bütün kavgayı kapsama şansım daha yüksekti. Bu tiplerle evi paylaşırken sıkı bir istihbarat gerekliydi. Soğuk ve kirli açık sarı fayansların üstünde.

Yetişkin ve "aklı başındakiler" bir odaya girip bağrışıyorlar; biri çıkıyor başka odaya yöneliyor, diğeri onu takip ediyor...vesaire. Anlattıklarını pek dinlemiyordum; önemli olan beden dilleri ve ses tonlarıydı. Biraz uzaklaştıklarında bir kolumda kargom, üç ayak üstünde onları takip ediyordum. Sakat bir örümcek gibi. Saklanmıyordum, gerek yoktu. Onlar zaten kendi senaryoları içinde kaybolmuş iki kişiydi. Bir gün annem babama "seni boşayacağım!" diye bağırdı. Ben aşağıdan yüzlerini seyrediyordum. O zamana kadar hissetmediğim bir duygu kapladı yüreğimi. O güne kadar kavga ettiklerinde ertesi sabah kahvaltıda yeniden koklaşmaya başlayacakları hissini alabiliyordum. Fakat "boşayacağım!" kelimesinin farklı bir tadı, karnımda bıçak gibi keskin bir etkisi vardı. Ertesi gün barışma sahnesi olmayacakmış, geri dönüş bir pizza üzerinden kolaylaşamayacakmış gibi. Strese giriyordum. Boşanma kelimesini ilk defa duymuştum ve durumun kötüye gittiğini babamın dehşet dolu yüz ifadesinden teyit etmiştim. İkisi başka bir odaya geçtiler. Ben bulunduğum yerden kıpırdayamadım. "Boşayacağım, boşayacağım, boşayacağım" diye önce alçak, sonra duyulabilir bir sesle kendime tekrarlıyordum. Korkum kontrolüm altına girene kadar tekrarladım. Anlam boşaltma. Bu da bir yöntemmiş, sonra öğrendim. Ondan sonra uzun süredir hazırlamaya çalıştığım firar planımı gözden geçirmeye başladım. Kaçıp otobüse nasıl ulaşacağımı daha tam bilmiyordum. Ayşegül'ü kızım olarak göstermeyi düşünmüştüm, fakat biliyordum ki kimse kolumdaki oyuncak bebeği gerçek bebek diye yutmayacaktı. Küçük Prens’i, annemin nefret ettiği ve utandığı kırmızı rugan ayakkabılarımı, onun Chanel no.5 parfüm flakonunu, bale patiklerimi ve hijyenik bir çocuk olduğumu kanıtlayan 10 tane donu küçük pembe çantama yerleştirmiştim. Yetişkin olsam ayıplanmaya açık bir kombinasyon. Koku bana yakışmıyordu, fakat Ayşegül’ün keseleşmiş kirli sarı saçlarında annemi hatırlatıyordu.

Köşedeki Migros’ta gerekirse birkaç gün saklanmaya karar verdim. Beni sokaklarda arayacaklardı. Birkaç gün saklanmak daha akıllıcaydı. Geceleri çıkıp dişlerimi fırçalayacaktım, gıdalanacaktım. Orada her şey vardı. Ödeyecektim tabii ki, parayı saklayıp bırakacaktım. O zamanlar her yerde kamera yoktu, cep telefonu da yoktu. Ne güzel zamanlarmış.
Gözüme bir kadın kestirip onunla Migros’tan çıkıp İzmit’e doğru kalkan bir otobüs bulana kadar onun bunun çocuğu rolünde takılacaktım. Az mesafeyle arkalarından yürüyecektim. Bagajda saklanacaktım. İzmit’te yakalanmak o kadar kötü olmayacaktı. Ninemin ve dedemin Gölcük- Değirmendere’de nerede oturduklarını tarif edebilirdim. Tek başıma dolmuşa veya taksiye binmeyecek kadar aklım başındaydı.

Küçük çantam, Ayşegül ve biriktirdiğim birkaç lira ile evin kapısına yöneldiğim anda ikinci dehşeti yaşadım. Annem o tarif edilemeyen tehditkar sesiyle "sen nereye gidiyorsun bakalım?" dedi. Mıhlanmıştım. İkisinin de dikkati artık benim üzerimdeydi. Arka odadan bağrışarak hole çıkarken beni görmüşlerdi aniden. Tüh.

Luke Dayı

"Hayriş’e gidiyorum", dedim cılız bir sesle. Kendime güvenim azalmıştı. Beni bırakmayacaklardı, biliyordum. Babam aksiyona geçti, yanıma eğilip bana soru sormaya başladı. En azından annemden çimdik yemeyecektim şimdilik. Biraz kapıda konuştuk, sonra babam yuvarlak masaya oturup devam etmemizi önerdi. Planlarımı anlatmak istemiyordum ama yalancılık maalesef kanımda yok.

İkisi de birbirlerine bakıp duruyorlardı, endişelenmişlerdi belki. Bu kadar ani ilgiden rahatsız olmuştum. Çantamın içine bakan annem, içeriği babama gösterip dalga geçercesine gülümsüyordu. Babam başına buyruk çocuk severdi zaten. Birbirlerini kesmeye yakınken benimle dalga geçebilecek ruh hâline girmişlerdi bile. Nasıl uyabilirdim ki ben bunlara? En sonunda kaçacaktım ama yakalanmıştım, kendime kızıyordum. Annem bana aktivite öneriyordu, dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Ben de ona boşanmanın ne demek olduğunu sorup bilgilenmek istedim. Önemli kararlar vermem lazımdı. Sanırım o sırada süreci pek iyi yönetmediklerini anladılar. Geriye doğru kürek çekmeye başladılar. "Yok, biz ayrılmayacağız...kızgınlık, blablabla..." İnanmamıştım. Kendi intibalarım onların anlattıklarından daha gerçek geliyordu bana. Boşanmanın ayrılmak olduğunu öğrenmiştim. Hissettiğim de buydu zaten. Düzenim tamamen alt üst olacaktı. Durumdan benim olduğumdan daha çok rahatsız olmuşlardı. Aşağıya doğru bakıyorlardı. Fark etmeden tereyağı gibi üste çıkmıştım.

En sonunda babam kendince kurtarma aksiyonuna geçti ve bana büyük bir umut verdi: "Sen daha kaçma. Bak, ne duydum." Yüzünde fırlama bir gülümsemeyle bana eğilerek "Prenses Leia yakında yatılı okul açacakmış. Açar açmaz bana telgraf gönderecek, seni hemen oraya kaydedicez. Bak, Hayriş seni sittinsene Amerika’ya göndermez." dedi. Kabul edeceğim tek diğer anne figürünü kullanmıştı. Luke Lightsaber’lı dayım, Han Solo kıyak gemili üvey babam, Chewbacca köpeğim olacaktı. Bundan iyisi olabilir miydi? O günden sonra ebeveynlerim kavga ederken odamda kalıp işime bakıyordum. Mutsuz, ama umutluydum. Bana uyan bir aileye kavuşacaktım eninde sonunda. Odama girdiklerinde benim uzay gemimde konuşmanın yasak olduğundan çıkmalarını veya benimle Star Wars oynamalarını söylüyordum. Sanırım benim davranışımdan dolayı biraz irrite oluyorlardı ama birbirlerine bakarak çıkıyorlardı. Bağrışmaları da kesiliyordu bir süre. Annem bazen sevdiğim ödül mamalarını getirip benimle konuşmaya çalışıyordu. İyi ki reddetmişim. Yoksa bugün obez biri olurdum.

Prenses Leia yatılı okul açmadı tabii ki. Han Solo bana arka çıkmadı; zaten kendi havasındaydı serseri. Luke, "Jedilerin Dönüşü"nde haklı olarak babasını öldürdü. Onların da aile yapısı bozuktu anlaşılan. 2 sene sonra "Hemleket" diyeceğim ülkeye gittik. Ana hikâye burada başlıyor. Buraya kadar okuduklarınız sadece hafif ve çok kısa bir ısınma.

Rastgele

Yorumlar (0)

Yorum yazmak için giriş yapmalısın.