Çengel Fanzin - 5"Ölüm" temalı fanzinimiz için eser alımı başlamıştır. Lütfen eserlerinizi 30 Haziran'a kadar cengelsanatedebiyat@gmail.com adresine iletiniz.
VA(KUM) SAATİ
ÖYKÜ

VA(KUM) SAATİ

BARIŞ TOK12 Haziran 202612 dk okuma73

Hammurabi'nin okunamayan otuz üç maddelik boşluğu benim için iyi bir gizem alanı yaratabilirdi; ancak kısıtlı zaman ve olağandışı becerisizlikler bu görkemli sirkin boyalı şeritlerine fazladan bir yırtık atmamalıydı. Yapmakta olduğum şeyi, anne ve babamın karşılıklı verdikleri intihar sözlerini duyup ardından teknik olarak iyi bir zamanlama ve güven gerektirdiği aşikâr olan birbirlerini ya da daha makul bir olasılık gibi görünen kendilerini öldürmelerinin ardından yollandığım bir yetiştirme yurdunun bodrumuna açılan demir kapıya takılı, pastan zor açılan ve aynı sebepten daha zor kapanan, uzun zamandır da yanımda taşıdığım plastik saatin de tanık olduğu; o on ahlaksız olayın içindeki kişileri öldüren inançlı bir Yahudi'nin ihtişamlı bir intikam hikâyesi gibi de sunabilirdim ama bu plan daha gerçekçiydi ve bir parça bile olsa nedenleri olan bir mimar gibi görünmek istemiyorum şimdiden. Böyle bir nedensizliğin bile bir nedeni olmalı; daha sonra bulunacaktır elbet.

Şehir 1532 yılından haberdar olmasa ya da bilinçli zihinlerin donuk alışkanlıklarına kendini kapasa da kendi zaman döngüsünü tamamlayıp yeni bir yıla açılan bugünü yine kendisi bulabilirdi. Kentin beyin kıvrımları taştan yapılmıştı belki ama yine de ona eklenen her yeni sokağın bu çimento çölünün alnına yerleşmiş ihtiyar çizgileri andırmasına engel değildi.

Bir önceki, daha önceki, daha da önceki ve hatta daha daha önceki yıl bitimlerine göre farklı süslenmemiş bir meydan. Fazladan pamuk kullanılmamış camekânlar, ışıklı harfler, yanıp sönen bastonlu ve emzikli sayılar, dev plastik yeşil çamlar ve onu boğan, nesli tükendiğine inanılan uyumsuz LED noktalar; ardından yaşlanmaktan tuhaf bir keyif alan ve bu memnuniyetini en yakınındaki kulaklara kusmaktan haz duyan yürüyen et parçaları. Bu kadar muhteşem bir sıradanlık insanın karşısına herhangi bir mezarlıkta bile çıkmaz. O yüzden bu ölüler ambarına görkemli bir anıt neden yakışmasın?

Planım kusursuz değildi ama sadece bu yüzden bile tasarladığım her ayrıntı kendi açığını kapatabilecek esneklikte görünüyordu.

Zamana yeni bir isim vermek için birkaç dakikaları kalmıştı. Kitlesel, matematiksel bir ayin gerçekleştirilecek ve ondan geriye doğru sayılacaktı. Ölüm kesindi ama şu an için matematik daha da kesindi.

Ölecek ve öldürecek olanı buluşturmak elbet biraz çaba istiyor.

Şehir kendi ışıklarına yenilmeye başlamıştı artık. Kolektif seslerin o an için ilk ve son buluşması; bu gürültünün tuğlaları olan sesler bir sonraki yıl hiç karşılaşmayacaklardı.

Ooon…

İlk sayı her zaman daha cılızdır; binlerce yıl geçse de bu senkronizasyon halledilemeyecek.

Kuyulu Sokak No. 29, herhangi bir apartman girişi.

Bir armatörün küçük züppe oğlunun işlediği bir cinayeti üstlenen babanın, verilen sözlerin birkaç aylık ömrü olduğunu anladığı anda kendini hücrede asması ve yetim kalan oğlunun züppenin boğazına dönerek soktuğu bıçak... Anlaşmamız herkes için uzun sürecek ölümlere kapalıydı. Basit ama etkili bir hikâye. Yetimin bu işi becerebilecek kas yoğunluğuna sahip olmasını ummak süreçte zaman zaman sıkıntı verse de intikam öyküsünü ona hediye etmek gece nöbetlerine iyi gelmişti.

Dokuuuzzz…

İlkine göre görünür bir fark yok; küçük de olsa toplu monoloğa benziyor hâlâ.

İskele Sokak No. 56, mahalledeki yıkılmamış tek ahşap ev.

Bir tamirhanede geçirilen çocukluk, ustaya gösterilen sınırsız ve hadsiz saygı, zayıf kollar, sopaya benzer bacaklar, yüzü çiğnenmiş bir sakıza benzeten gür saçlar, cılız bir ses ve bu var olamayışın ustaya hissettirdiği bitmeyen güç. İstediği kahvenin şeker ve ısı oranını beğenmeyen sahibinin, kölesini demir merdivenlerden küfür sarmalında itekleyip felç geçirmesini sağlayan bir kemik torbası.

Tekerlekli sandalyede oturan bir iskelet yine de bu kini yaşatabilmişti yıllarca. Tetiği çekecek güç işaret parmağında birikmişti. Arkasını dönmesi, omuriliğine kurşunun girmesi için iyi bir fırsattı. Açtığı delik, yırtık bir poşete benzetmişti sırtını. Çırağı ilk gördüğünde bunlar için ikna etmesi zor olmamıştı.

Sekiiizzz…

Uyum kendini göstermeye başladı; güç ve ahengin başlangıcı.

Soğuksu Mahallesi, 87. Sokak No. 48, Tunç Apartmanı, Kat 2, Daire 3.

Şehirler arası ama hangi şehirler arasının, kişinin başladığı yere göre adını verdiği uzun bir yolun son yarım saati. Sürekli bakıma muhtaç o küçük ilçelerin büyük kavşaklarında önemsenmeyen bir kırmızı ışık ihlalimin babasını ölüme götüren o küflenecek kaza ve ardından gelen yargılamalar, hafifletici unsurlar, kaza tutanakları, şerit ihlal raporları, güçlü avukatlar, yasal boşluklar ve birkaç yılda açılan özgürlük kapısı.

Babasının adaletini sağlaması için benim onu bulmamı beklemesi dışında şaşılacak bir durum yoktu. Önce sağ ayak üstünde bir delik, ardından sol gözüne dengeli bir kurşun. Her şey bir saniyede olup bitmeliydi; anlaşma buydu diğerlerinde olduğu gibi. Şehir geri sayarken bana sağladığı süre bu kadardı: bir saniye. Şimdi kırmızıyı görebilirdi; küçük bir an, yeni yılı göremeyecek olan o sağ gözü.

Yediii…

Uğultu artık bir armoniye dönüştü.

Birbirini tanımayan insanların sesi, dünyanın neresinde karışırsa karışsın birbirine benziyordu. Bu ortak ses genetik bir öğütücüydü; coğrafyanın bir önemi yoktu. Binlerce insanın ne söylediği farklılaşabilirdi ama nasıl söyledikleri değil.

Zafer Mahallesi, Ordu Caddesi, 75. Sokak No. 12.

Onlu yaşların ortaları, içmeyi bırakamayan alkolik bir babanın ilgisiz bıraktığı iki kız kardeşin küçüğü ve bakıma muhtaç hasta bir anne. Bu kadar kötü bir genellemeyi hak edip hak etmediğini bilmiyorum annenin ama yıllardır tanı konulamayan, daha doğrusu kişisel bir kariyer yoluna dökülen pürüzsüz bir asfalt gibi gördüğü anne, doktor için canlı bir kobaydı. Yanlış tanılar, eksik ya da fazla; daha da kötüsü ilgisiz ilaçlar, var olmayan yeni acılar, uyanan ve yayılan histeriler, annenin ölümünü çok daha erkene çeken bir cehennem. Doktor ölmeliydi ve otuzlu yaşların orasındaki kız bunu hızlandırmalıydı. Bana edeceği teşekkürü sadece birkaç on bin kişinin birlikte çıkaracağı yediyi bekleyerek yapacaktı; o kadar. Bu bana fazlasıyla yetecekti. Geleneksel burjuvazi mimiklerinin asgari düzeyi, “rica ederim” demem için yeterliydi; küçük bir kıvrık gülümseme ve öne eğilmiş bir baş fazlasıyla anlamlıydı bunun için.

Sıranın kendisine gelmesini yedi saat kırk üç dakikadır bekleme inceliğini gösterdiği için on beş yaşındaki küçük ve sinirli kıza selam göndermem tabii ki aristokrasiye uygundu.

Boğaza atılan bir neşter darbesi ve ölü bir doktor.

Altııı…

Şehri cinayetlerime ortak ediyordum hem de bitmeyeceğini sandığı bir neşeyle. Her geri sayımda birini öldürüyordu bu meydan. Saymayı bıraksalar kimse ölmeyecekti belki ama bu mümkün değildi. Sesler çığlık sınırında yükselmeye devam ediyordu. Bu kentin dişleri beyazdı hâlâ; ölümleri görseler daha fazla bağıracaklarını, hatta daha da geriden başlatacaklarını biliyordum sayımı.

Boğalı Yokuşu No. 56, Kat 4, Daire 14.

İlk yaz tatilini geçiren, birinci sınıftan mezun üç çocuk; köyün kaleye benzer dağına bulutlara dokunmak için çıkan üç çocuk; bu uğraş uğruna delikli lastik ayakkabılarını daha da delen üç çocuk; yanına su almayı unutan üç çocuk; en az korkanın en cesur sayıldığını bilen üç çocuk; ilk varanın her şeyi yapabileceğine inandıkları anayasal maddeler.

İlk çıkanın kurallar kitabı, gerekli yasaları ve ilgili bölümleri bu üç çocuğa bu hakkı sonuna kadar veriyordu. Ve o, orta büyüklükte bir taş yuvarlamayı tercih etmişse buna itiraz edecek yollar hukuki olarak kapalıydı. Taş yuvarlandı, hızlandı, daha da hızlandı; dönüp iletmesi için toprağa ihtiyacı kalmayıncaya kadar. Artık yer çekimi de yardım ve yataklık yaptığına göre taş arkada kalanın kafasına düşebilirdi.

Felç…

Sadece gözlerini oynatabilen biri birini öldürebilir mi? Para bunun için de var. Bir göz işareti ücreti, olayla ilgisiz bir müstakbel katile yapması gerekeni söylüyor: kafaya tek bir kurşun ve yokuş aşağı yuvarlanan bir ceset.

Beeeşşş…

Bu bina tarlası doymak istemiyordu. Uyum artık bir zorunluluktu; sonunu görmek için sabırsızlanıyordu bu kaplumbağalar.

Taşsuyu Sokak, Gün Market arkası.

Doğan Apartmanı önü, açık rögar kapağı yanı.

MÖ 1259 yılından daha eski olduğunu iddia ediyordu; daha tanışmış bile sayılmazdık. Mısır'ın görkemi bu araştırmanın göz ardı edilmesine olanak sağlıyordu ona göre. Devletler arası ilk anlaşma kesinlikle Hitit ve Mitanniler arasındaydı; laboratuvar testleri bunu en az üç yüz yıl geriye götürüyordu ama yazılanlar tozunu kaldırmalarına izin vermiyordu daha. İyi bir araştırma ve lise müfredatını değiştirecek güçte bir sarı toprak kazıntısı; ama asıl önemlisi çalınmış bir itibar ve saygınlık.

Birlikte çalıştığı akademisyenin, gelişip büyümesini izlediği bu arkeolojik devrimi siyasi bağlantılarını kullanarak kendi buluşu gibi göstermesi, onun da yeni yıla girmesini engelleyecekti tabii. Bir itibar hırsızının ölmesi gerekiyordu. Kalbin üzerine sıkılan tek bir el buna yetti ama tabii ki kanalizasyona düşmesi gerekiyordu.

Dööört…

Üçe yaklaşmanın en sessiz gürültülü hâli; seslerin dalga boyunun daha da yükselmesinin önündeki son engel.

Denge ve şiddetin ışıltı sayısı.

Buhara Sokak No. 35, Kayacan Apartmanı, zemin kat.

Doğal süt ürünleri fizibilite çalışmaları, web sitesi tasarımı, kargo-nakliye anlaşmaları, maliyet çalışmaları, yüz yüze görüşmeler, depo kiralama ve satın alma sözleşmeleri, oda ve vergi kayıtları, plan dışı harcamalar, satılan arsalar, gözden çıkarılan evler ve birkaç dönüm zeytinlik, bozulan altınlar, edinilen borçlar ve yolunda gittiği sanılan bir ortaklık ve güven yanılsaması; ardından zamanla gelişen mağduriyet kumbarası.

Tabii ki iki iyi kişiden biri diğerine göre daha kötüdür ve bu da ödüllendirilemeyeceği bir anın yaşanması gerektiğinin sebebidir.

Muhasebe kayıtlarıyla oynanan birkaç parça önemsiz gibi görünen para transferinin diğerini zenginleştirmesi bir cinayet sebebi olmayabilirdi belki ama duyduğu güvenin onu hapishaneye tıkması ve on iki yıl bok temizlemesi gerekli parçayı sağladı.

Göğsüne aldığı nişandan vazgeçip alnına yöneldi ve kuşuna yeni adresini sundu. Ölü bir zengine bakıyor olması onun öldüğü anlamına gelmiyordu. Tekrar tekrar ateş etti göğsüne, bu küçük şımarıklığı affedeceğimi umarak…

Üüüç…

Bu yalnızlar ordusunun sabırsızlığı, bir barajın fazla suyu akıtmak için açılan tahliye deliklerine benziyordu artık. Kontrollü bir çılgınlık ve havayı öpmek için uzatılmış dudaklar… Bu insan kıtası çılgınlaştığını anlamayacak kadar kalabalıktı ve devasa bir organizmanın şekilsiz hücrelerini anımsatıyordu.

Kolaylı Mahallesi, Cilalı Sokak No. 48, apartman girişi önü, kaldırım kenarı.

Tek şansı onu ona getirebilmem olduğunu defalarca söylemişti. Kişisel olarak herhangi bir kumar geçmişim yoktu; hatta bu zavallı uğraştan mağdur olanların çektikleri sefaletleri yeterli bile bulamazdım. Kazananın da kaybedenin de buluştukları ortak ahır; birinde daha fazla saman olması onu evcil bir yırtıcı yapmıyordu. Her ne kadar Laplace'ın şeytanının zarlara hükmettiği bilgisi rulet masallarının konusu hiç olmasa da bu, o zarları elinde tutanlara acıdığım anlamına gelmezdi.

Hile yaptığını iddia ediyordu ve her kaybeden gibi hikâyesi benzerdi; bedeni hariç ki bu bile tartışılabilirdi. Hemen hemen her şeyini masada bırakmıştı. Sanırım beni kızdıran tarafı katil olma ihtimaline karşı bedeniyle iddiaya girmiş olmasıydı; kazanabilseydi kendini öldürecekti.

İşleri, evi, arabası, çevresi, parası ve bedeni büyümüştü kendisini o kumarhanedeki yeşil masaya gömen adamın. Tek bir ricası olmuştu benden: öldürmeden önce attığı zarın üstündeki siyah noktalar kadar tetiğe basmak.

Neden olmasın?

Üç nokta; kalbe, kafaya ve tekrar kalbe ulaşan üç kurşun. Daha zengin değildi şimdi ama daha az her şeyini kaybeden biriydi artık.

İkiiiii…

Sahneden göğü delen ışıklı bir tırmık vardı. Bir panterin avına geçirdiği çiziklere benziyordu. Bu ışıklı gösteri düzensizleştikçe kalabalığın yeni yıl açlığı yapay bir içgüdüye dönüşüyordu. Herkes kendi en sevdiği hayvana benzemeye başlamıştı ilk sayıda ama kimsenin evcil hayvanlara tahammülü kalmamıştı artık.

Konaklı Mahallesi, 12. Sokak, postane önü, demir parmaklıklar yanı.

Yol üstü bir mecburiyet oteli, ücretli bir konaklama hapishanesi, denetimli bir serbestlik kokusu, krematoryum öncesi küflü bir hazırlık.

Huzursuz bir beklentiye açılan paslı menteşeler, çürümüş demirler, yırtık koltuklar, gri yataklar, ilk açıldığında KOAH hastası birinin sigara istemesine benzer ses çıkaran musluklar ve tabii ki çalışmayan yangın ikaz sistemi.

Yangın, yolunu bulmaya çalışan bir duman selini kusmaya başlamıştı. Ateşin yetişemediği yerde duman, dumanın ulaşamadığı yerde ateş ölümü çağırıyordu. Ölümler vardiyalıydı; kaçmaya çalışanları daha hızlı yakalıyordu. Sıradan bir bayram ziyareti için babasıyla birlikte çıktığı uzun yolda kaldıkları işletmenin ticari bir cesede dönüştüğünü geç öğrenmeleri ikisini de bu otele muhtaç bırakmıştı. Otel sahibinin ateşin ilk vahşileştiği anı görüp kimseyi uyarmadan kaçıp gitmesi, babasının yanarak ölmesinin ve bugünkü buluşmanın sebebi olmuştu.

Otel sahibinin ölümünü Orta Çağ cadılarına yaptıkları gibi daha teatral bir hâle sokabilirdim belki ama dediğim gibi zaman yeterince azdı.

Tek kurşun ve çalmayan yangın alarmı.

Hepsi için gerekli hazırlıklar yapılmıştı. Hepsini, yeni yıla tüm varoluşuyla, hatta bütün var olamayışıyla girmeye çalışan insanların toplandığı meydana hâkim bir barın camdan duvarlarının verdiği acınası bir güvenle iyi bir açıya bağlanmış olan kameraların bilgisayarıma ilettiği görüntülere bakarak izliyordum. Müstakbel katil ve maktullerimin izlerini bulmak için gerekli kolaylığı sağlayan bir meslekten emekliydim; sanılanın aksine efsaneleşememiş bir cinayet masası komiserliği.

Çözülememiş cinayetler, zaman aşımı umutlar, kapanan dosyalar, reenkarne kanıtlar, şüphesiz şüpheliler, yanlış ipuçları, doğrucu tanıklar, yeminli ifadeler, olay yeri külleri, pıhtılaşmış sorgular, siyasi uzantı ve tehdit imaları ve berbat bir kariyer sonu.

Yine de ben bile neredeyse hiç var olmamış gibi görünen böyle başarısız bir cinayet masası büro amirliğinden bu şekilde emekli olmayı hak etmiyordum. Sonuca bağlanmamış, bağlansa bile cezalandırılamamış dosyalardan on tanesini tekrar inceleyecek vakit önümdeydi artık ve hepsini hatırlıyordum: dosya adresleri, tanık ifadeleri, gerekli devlet gücünden uzaklaşmış eski siyasi putlar, yinelenen gerekli yeni görüşmeler ve kendileri için büyük buluşmaya iten, kimisi için az da olsa ikna çabasına girdiğim kişisel öç alma hikâyeleri.

Dediğim gibi kötü bir kariyere sahip olmam cinayetleri çözemediğimden değil, çözmediğimdendir. Hukukun yumuşak karnı benim için adaletin öç alma mekanizmasına dönüşemiyordu; sistem yasal bir öç alamıyordu, kişinin intikamını saklı tutmaktan başka bir işe yaramıyordu. Tüm bu yılbaşı gecesi işlenen ve işlenmesine yardım ettiğim, hatta bu suça tüm şehri de kattığım cinayetleri başka bir hikâyenin konusu da yapabilirdim: mitolojik bir hikâyenin ana unsurları, on emir veya yedi günah ya da kıyamete açılan yedi mühür... Sayılarla oynamak kolaydır; bir masal ya da vahşetin içindeki kemikten ortaya çıkabilirler. Ona ulaşmak için gösterilen çaba gereksiz görülebilir; her bir sayıya uygun bir son muhakkak vardır.

Biiir…

Ve son.

Her şey bu on saniye içindi; tarihin tam olması gereken yerde, tam olması gereken zamanda çıkan insanları gibi aksi düşünülemeyen bir yaşam ve ölüm misyonerliği.

Kent Meydanı, Soğuksu Sokak No. 122, Kat 3, Mahzen Bar, küçük yarı açık siyah balkon.

Yıl 1997.

Şehrin bağırsaklarına açılan dar bir sokağın başı, mekanik bir tartının başında anne ve kızı. Çok paranın ve az yaşın getirdiği iki yasal kötülük kıza da bulaşmalıydı. Direnen anne, çırpınan kız, yardımdan kaçan insanlar.

Kolunu ısırmak en içgüdüsel korunma ve saldırma; buna karşılık anneyi öldüren diğer kötülük. Her şey açıktı, tüm kayıtlar kayıt altındaydı. İki serseri, paranın ya da ona benzer bir şeyin her şeyi ama her şeyi yapabileceklerine inandırmıştı kendilerini. Hatta fazla alkol ve daha fazla kokain bunun güvenilir şahitleriydi. İnsanlar onlar istediği sürece birkaç dakika içinde kendilerini çarmıha bile gerebilirlerdi. Kızı götürmek istemişler, bunu söyleme gereği bile duymamışlardı. Küçük bir bakış ya da kolundan sürüklemek yeterliyken konuşmak ne anlama geliyordu? Kızın çığlıkları, şaşkınlığını üzerinden hemen atamayan anne için kerpetene sıkışmış dilini kopararak geri çekmesine benziyordu. Konuşamıyordu ancak bağırıyordu; o anda dünya üzerinde hiç var olmamış, anlamını sadece kendisinin bildiği yeni bir dil yaratarak yardım dileniyordu ama kimsenin vakti ve kulağı yoktu. Eline aldığı bir kaldırım taşını, kızının kolundan tutanın kafasına fırlattı ve ölümü çağırdı. Adamın elinden çıkan silah annesinin yüzünde patladı; kızı yanındaydı.

Her şey biliniyordu: cesaretli görgü tanıkları, kamera görüntüleri, isimler, adresler, o saatte nerede oldukları ya da olmadıkları, silahın markası, parmak izleri, doku örnekleri.

Katil yer çekimi kadar gerçek, küçük bir kitabın sayfa sayısı kadar kesindi ama politik bir dev örümcek ağından geçmek üzereydi. Ağa takılan böcekler için yazılan yasal düzenlemeler kolaylıkla değiştirilebilirdi. Anne geri getirilemezdi, kız yok sayılamazdı; suç, önemli siyasi ve mafyatik bağlantıları olan dev şirket sahiplerinin, siyasi ortakların ve yerüstü aydınlık odakların ticari dengeleriyle oynanamazdı. Kimse bu şekilde, bu yüzden göz önünde olamazdı.

Dosya kapandı.

Dosyayı ben kapattım.

Yalancı şahitleri dinledim, kamera kayıtlarıyla oynadım, kaza gibi görünmesi uğruna Kongo'da Belçikalı efendileri için kanını akıtan yarı çıplak bir kauçuk kölesi gibi çalıştım, kızın ruhsal durumu hakkında satın alınmış sahte raporlara numara verdim, çöpe benzer delillerden kule yaptım.

Ve katilime ulaştım.

Karşımdaydı. Gözleri hâlâ bildiği ama bir türlü anlayamadığı kötülüğün doğal akışını çözmeye çalışıyordu ama artık öğrenmek istemiyordu. Bulabilmeyi umduğu nedenlerin, neredeyse tüm insanlığın masumiyetine inanmasını sağlayacak mekanik bir iradesizliğe götürmesi riski vardı. Seçim her zaman olmalıydı. Annesini öldüren kişi ve sistem yanından geçip gitmeliydi o gün. Hatta birkaç bozuk para yardımı için tartıya bile çıkmalıydı; bu kadar. Sıradan bir basitlik için kimseye teşekkür edilmemeli ama bir küçük güvene yaslanıp yaşama devam edilmeliydi.

Annesini ben öldürmemiştim ama aynı kişiye defalarca yeni mezar kazmıştım. Onu ilk bulduğumda sadece beni o an için öldürmemesini, eski yılın son ya da yeni yılın ilk saniyesinde ona göre ve hatta bir miktar bana göre de son derece gereksiz iki seçenek arasından birini seçmesi için ikna etmem gerekti. Kendi ayağına gelen maktul için en azından insana dair küçük bir itimat süprüntüsü kalmış olmalı ki kabul etti küçük kız.

Yetiştirme yurtları, ilgisiz, uykusuz, sabırsız geceler, kaçma denemeleri, pedagoglar, biriken öfke, harabe duvar dipleri, soğuk karanlıklar, yırtık gazeteler; ardından sefaletin sınıfsal sıçrayışı ve karton kutular, karıştırılan çöpler ve çirkin bir yüz.

Hayatta kalmasına yetecek kadar bir beden ve o bütünlüğü korumasına yardımcı olacak sınırsız pis işler… İşte benim ona bıraktığım oksitlenmeyen miras buydu ve ölmeliydim.

Hem de sıradan bir cinayet büro amirliğinin hak etmediği bu ünü bu sonla ona vererek. Nasıl kullanırlar benim ölümümden sonra bilmiyorum ama en azından bir parça tanınır hâle getireceğim kesin o masayı.

Bu toplu cinayet kooperatifi yine de sembolizme boğulmuş seri cinayet belgesellerine benziyordu ve belki “seri zaman cinayetleri” gibi yeni bir tanıma ihtiyaç duyulmalıydı.

Kalabalığın son saniyesini kendime ayırmıştım. Yeni yıl bu ihtiyar kusmuk olmadan eskiyecekti.

Her şey bu son on saniye içindi. Anlık bir mutluluk şiddetinden sonra her şeyin eskisi gibi olduğunu fark eden ortak beyin meydanı terk edecek; geride bıraktıkları heyecanlarına ait deliller, boş bira kutuları, sigara izmaritleri, renkli ve sime bulanmış kalitesiz huniye benzer şapkalar, nereden geldiği belli olmayan sararmış kâğıtlar, ayakkabı bağcıkları, yırtılmış eldivenler, çantalar, kırık cam parçaları yerel ve yasal görevlilerce imha edilecekti. Kimse bir önceki gecenin çılgınlığını hatırlayıp utanmamalıydı. Toplumsal bir aptallığı fark ediş her zaman ticari bir felakettir.

Konuşulacak her şeyi baştan konuşmuştuk. Geri sayım başladığı anda barın iç kısmında oturduğu ve aylar öncesinde rezerve ettiği koltuktan kalkacak, hareketli insan ağaçlarının arasından onlara çarpma kaygısı duymadan geçecek, balkona açılan dar kapının önünde durup yüzüme tuttuğu silahın tetiğine basıp aynı hızla geri dönecekti. Bu kadar.

Tereddüt anımsatan ya da pişman olmama yönelik aceleci bir hayatta kalma durumu uyandıran herhangi bir duygum yok. Son saniyeye kadar, hatta öldükten sonra bile hikâyenin devamını yazabilecek kadar iyi hissediyorum. Bu sonu ve sonları kendim istemiştim; yanımda taşıdığım, anıya boğulmuş plastik saat kolumda. Ölünce çalışmalı.

Her şey bu son on saniye içindi. Bu yılbaşı mutluluğuna ölüm ne kadar çok yakışıyordu. Geçmiş yılların muhasebe kayıtlarının incelenip kapatılmasına benzer bir rahatlama hâli. Alacak ve verecek hesabı kalmayanların taze kâğıt kokusu. Soğuyan bir cehennemin donmuş odunlarına benziyordu artık ölenler de öldürenler de.

Bu şehri, işlenen cinayetlerin sayısı arttıkça azalarak saydırmıştım; bilseler yine de sayacaklardı. Ben ise üç binden geriye.

Uzatmanın anlamı yok. Son bir saniye boş bir kâğıda da benzeyebilir, kalın bir romana da. Bitmek zorunda her şey. Bu bir zaman hunisi. Ölmek zorundayım. Hava işe yaramayacak, vakum saatim dökülecek; kendimden özür dileme yolum bu.

Bas tetiğe küçük kız; ölüm bile yeni yıla girmek zorunda.

Ölsem bile yeni yıla girmek zorundayım.

Bas tetiğe küçük kız; cesedim de yeni bir yıla girmeyi hak ediyor.

Ve işte hatırladığım son an bu ısı kaybeden cehennemde:

Küçük kızın geriye doğru çektiği işaret parmağı ve kesilen sesler…

Rastgele

Yorumlar (0)

Yorum yazmak için giriş yapmalısın.