
Bölüm 1.
Ersoy’un ayak sesleri, ofisin granit zeminine her vurduğunda etrafındaki sessizlik daha da derinleşiyordu. Kimse başını kaldırmıyordu ama herkes onu hissediyordu. Göz ucuyla izlenen bir figür değil, havadaki basınca benzeyen bir varlıktı o. Var mıydı, yok muydu fark etmezdi. Hissediliyordu. Koku gibi, elektrik gibi, tehdit gibi.
Girişteki kartlı kapıdan geçerken kartını cebinden değil, ceketinin iç astarından çıkarmıştı. Herkesin gözünde sıradan bir hareketti bu. Ama Ersoy’un cebinde sıradan hiçbir şey yaşamazdı. Bütün jestleri, bir bakıma yazarın cümleleri gibiydi. Gereksiz hiçbir şey yok, her biri bir yapı taşı. Ya da bir tuzak.
Koridorun sonundaki odanın kapısını açmadan önce durdu. Burnunun ucuyla içerideki enerjiyi koklar gibi bir an bekledi. Sonra girdi.
İçeri girdiğinde içerideki hava değişmişti. Herkes biraz daha dik oturmuş, monitörlere gözlerini sabitlemişti. Ama bu dikkat, öğrenmeye değil korunmaya yönelikti. Onun gözünün içine bakmak, ışığa çok uzun süre bakmak gibiydi. Kör edebilirdi.
Toplantı bitti.
O gün şirkete bir konuğun çocuğu gelmişti. On iki yaşında, kulaklığı boynuna asmış, saçları düzensiz, gözlerinde o tanıdık sıkılmışlık parıltısı. Sıradan bir çocuk. Ama Ersoy sıradan olan hiçbir şeyi görmezden gelmezdi. Çünkü o, sıradanın içindeki potansiyeli sevmezdi, onu kıskanırdı.
Çocuk köşede çantasından çıkardığı deftere bir şeyler çiziyordu. Yanından geçen Ersoy, kaşlarını çattı. Merak, bir saniyeliğine iğne gibi batıp geçti. Sonra geri döndü, yanına çömeldi.
“Ne çiziyorsun?” dedi, sesi bir öğretmeninki kadar sakin.
“Canavar,” dedi çocuk.
“Görebilir miyim?”
Çocuk ürkekçe çevirdi defteri. Kocaman dişler, alevler, pençeler. Çocukça ama tutkulu. Ersoy başını salladı. Gülümsedi.
“Fena değil,” dedi. “Ama sana bu dünyanın en büyük, en korkunç ve en gerçek canavarını çizeyim mi?"
Çocuk gözlerini açtı. Korku ve merak, eşit derecede gözlerinde. Kafasını salladı. Ersoy defteri aldı. Sayfayı çevirdi. Kalemi eline aldı. Büyük bir şey çizecekmiş gibi kalemi havada bir süre bekletti. Sonra hızlıca yazdı:
2 + 2 = 4
Defteri kapadı. Gözlüğünü düzeltti. Çocuk neye uğradığını anlayamadan Ersoy yürüyüp gitti. Arkasından bakan çocuk, sayfadaki sayılara uzun uzun baktı. Sayılar kımıldamıyordu. Ama gerçek canavarlar zaten hep sabit dururdu.
Bölüm 2
Yirmi kişilik uzun masanın çevresi, kalabalık olmasına rağmen tedirgin bir sessizlikle çevriliydi. Duvarlardaki gri paneller, toplantı odasına sonradan eklenmiş gibi, geçici bir ciddiyet havası taşıyordu. Camın kenarında biri defterini karalıyor, diğerleri bilgisayar ekranlarına bakıyordu. Yüzlerde o tanıdık ifade, fikri söylenmeden önce beğenilme beklentisi.
Ersoy köşeye yakın bir yere oturmuştu. Söylemesi gereken hiçbir şey yokmuş gibi susuyordu. Masaya eğilmiyor, not almıyor, başını bile sallamıyordu. Yalnızca bakıyordu. Ama herkes bir şekilde onu izliyordu.
Biri, koltuğuna yerleşirken Ersoy’un oturma biçimine göz ucuyla bakmıştı. Siyah tişörtlü genç adam, birazdan “ritim hikayenin kalbidir” cümlesini dile getirecek kadar kendinden emindi. Hemen yanındaki kadın, tırnaklarını defterinin kapağına sürtüyordu. Kaşları, bir tartışmada karşı argümana geçmeye hazırlanırken yaptığı gibi kalkıktı.
Ersoy parmaklarını kavuşturdu. Avuç içi dışa, başparmakları çenesine dokunacak kadar yakın. Duruşunun bir anlamı vardı, ama sadece onun için.
“Ritim,” dedi biri. “Ritim olmazsa okuyucu kopar.”
“Tempo,” dedi diğeri. “Ritmi taşıyan şey zamanın akışıdır.”
Ersoy’un gözleri hafifçe kısıldı. “Zaman.” Bu kelimeyi söylediklerinde insanlar ciddiye alındıklarını sanırdı? Zaman. Dakikayla ölçülebilecek bir şey olduğunu düşünmek kadar komik bir fikir olabilir miydi?
“Aslında...” dedi kadının biri, sesi biraz daha tizdi, “hikaye zamanla kurulmazsa... zamanın içinden doğmazsa...”
Ersoy’un içinden bir şey hafifçe güldü. Zaman olmazsa hikaye yokmuş. Zihinsel bir coğrafyada parsel ölçen köylüler... Hikaye yoksa zaman yoktur. Ama Ersoy bunu onlara söylese, not defterlerine büyük harflerle yazarlardı ancak anlayamazlardı.
Masadaki en yaşlı adam söze girdi. Kelimeleri ağırdı, sesiyle tecrübe taşımaya çalışıyordu.
“İyi hikayede boşluklar olur. Okuyucu o boşlukları kendi duygusuyla doldurur.”
Ersoy başını çevirdi. Boşluklar. Evet. Beynin bile boşluğu var. Bazen tüm fikirler oraya çarpar, yankılanır, ölür.
Ama bir şey söylemedi. Çünkü bazı düşünceler anlatılmak için değil, üstünlük kurmak için vardı. Kahkahalar yükseldi. Birisi kendi esprisine çok güldü. Karşısındaki kaşlarını devirdi, gözlüklerinin ardından bir cümle fırlattı. Tartışma alevlendi. Hikaye anlatımında görselin önemi mi, yoksa iç ses mi?
Ersoy, başını hafifçe eğdi. Gözleri masanın üzerinde, seslerden uzak bir noktaya dikiliydi. Gözlerinde düşmanca bir merak vardı. Sanki hepsinin zihnini açmak, içlerine bakmak ve sonra kapağını sertçe kapatmak istiyordu.
Derken biri, sözümona bir örnek verdi:
“Bakın,” dedi, “altı kelimelik bir hikaye var, bilirsiniz? ‘Satılık bebek ayakkabısı, hiç giyilmemiş.’”
Bir an sessizlik oldu. Cümle masanın üzerinde bir şey gibi durdu. Belki bir anahtar. Belki bir mezar taşı.
“Bu... Bu bir şairin yapabileceği şey,” dedi biri.
“Hayır,” dedi başkası, “bu bir yazarın zirvesidir.”
“Anlatımın saf hali.”
“Minimalizmin kutsal örneği...”
Ersoy gözlerini kapattı. Sanki odada ağır bir şey vardı. Bunu kutsal yapan şey altı kelime olması değil. Bunu kutsal yapan, bu insanların bunu kutsal sanmasıydı. Kimse onun ne düşündüğünü bilmiyordu. Ama nedense herkes düşüncesinden korkuyordu.
Bölüm 3.
Ersoy, elindeki kalemi masaya iki kez vurdu. Vuruşların sesi, bardak kenarlarında yankılandı. Sanki biri zamanı sıfırlamıştı. Masadaki mırıltılar bir anda kesildi. Ayağa kalktı. Gözleri, odadaki herkesi birer boş kutu gibi taradı.
“Altı kelimeyle hikaye anlatmakla altmış bin kelimeyle hikaye anlatmak arasında bir fark göremiyorum,” dedi. Sesi ne yüksekti ne yumuşak, ama her harfi kendini taşıyordu.
“Zaman yoksa hikaye de yoktur,” demiştiniz. Bu cümleyi ancak aptallar ve eşekler kurar. Gerçek cümle şudur: Hikaye yoksa zaman yoktur.”
Sanki biri oksijeni azaltmıştı. Solunan hava ağırlaştı. Ersoy devam etti.
“Hikaye, gerçekliğin üzerine kurduğumuz en büyük tapınaktır. Ne yazarsan yaz, Tanrı’ya el uzatmak gibi. Tanrı yoksa bile.”
Masadakiler birbirine baktı. Bazıları başını eğdi, bazıları dudak kıvırdı. Birkaçı hafifçe güldü. “Yine delirdi,” bakışıyla, ama bir miktar hayranlıkla.
“Şimdi size altı resim göstereceğim,” dedi Ersoy. “Arka arkaya dizdiğinizde size felsefeyi, mantığı, tarihi, psikolojiyi, varoluşu... biraz da Tanrı’yı anlatan bir hikaye göreceksiniz.”
Elini cebine attı. Masanın üzerine bir kağıt koydu. Üzerinde bir sperm resmi vardı. Sonra ikinci kağıdı açtı, yeni doğmuş bir bebek. Üçüncü, genç bir adam, iş giysileriyle bir ofiste. Dördüncü, orta yaşlı bir adam ve etrafında çocuklar, biri bebek, biri ergen, biri yetişkin. Beşinci, yaşlı bir adam, damarında serum, gözleri cam gibi. Altıncı, sararmış bir yaprak, sonbaharda bir ağaçtan koparken yakalanmış. Hiçbir şey demedi. Bir an sustu. Sonra kağıtları havaya fırlattı. Kağıtlar döne döne yere düşerken, Ersoy yürüyüp çıktı. Kimse arkasından konuşmadı.
Çünkü her biri, o anda, hikayenin tam ortasında kalakaldığını fark etti.
Yorumlar (1)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
Yavuz Evliyaoğlu6 Ağustos 2026 · 07:39"Sıradan bir çocuk. Ama Ersoy sıradan olan hiçbir şeyi görmezden gelmezdi. Çünkü o, sıradanın içindeki potansiyeli sevmezdi, onu kıskanırdı." çok hoşuma gitti. Ayrıca, 6 kelimelik hikayenin orijinali: "For sale: baby shoes, never worn." Türkçe'ye çeviri yapılınca hikaye 5 kelimeye düşüyor. Meseleyi bilmeyenler için bir dipnot olsun.
