KAYIP KUŞAK
ŞIIR

KAYIP KUŞAK

Kaan Sinan29 Haziran 20261 dk okuma88

I

mekanik bacaklı bir şehirde yaşıyoruz
“bip bap bop!”
ve kafayı çekiyorum, saat gece yarısını çoktan geçmiş
her şey karanlığın içindeki titreşimlerle ilişkili, biliyorsun
ve seni kendine tanıdık bir şarkı getiriyor
“easy come and easy go”
müzik duvarlardan sekip yine duvarlara çarpıyor
beni gördüğünü biliyorum
burası vedalaştığımız bir durak
hem… insanların üzerinde yürüdüğü
şu mermer zemine bir bak
gıcırdayarak genişliyor, ne dersin?

(kıkırdamalar)

bunu gördüğümü biliyorsun
görüş duvarlardan sekip yine duvarlara çarpıyor
ve duvardaki bir çatlaktan salona sızan
o soğuk esintiyi hatırlıyorsun

(bir ya da birkaç yüz öksürük şimdi)

yalnızlık, varoluşçuluğu da vakumlayarak
tehlikenin çevresinde daireler çizdiği
fakat bir his kadar hafif ve fark edilemez boyutlarında
sırtımı okşayan ve çok konuşmayan bir dost olmuştu
-olduğum kişiyle başım dertteydi-
bir ya da birkaç yüz halüsinatif yardım ile
fizik kurallarını test ediyordu ruhum
ve kokoşça mavralar bir yana dursun
kaybolmuş gibiydim

(kayıpkuşakkayıpkuşak)

oysa suratı düşüyor seslerin
işitebilmek için yer değiştiriyorsun
rüzgar ağaçları zımparalarmış gibi hışırdıyor
hatırlasana
zımparanın bir yüzünde senin
diğer yüzünde benim sesim var
ve karanlıktaki her şey titreşiyor
ablanın çalışmayan eski dildosu gibi
ve ayaklarının altında geziniyor müzik
kasıklarından dizlerine sürüklenmiş
ve sonunda ayak bileklerini yalayarak
yere çalınmış müzik
vahşi ve yaşlanmış orgazmınla eriyen müzik…
seni gördüğümü biliyorsun
odayı esir alan sigara dumanı zehirli bir nefes gibi
duvardaki çatlaktan kente sızan radyasyonlu bir duman
ve kent duvarlarından sekip yine kent duvarlarına çarpıyor

(bacak aranda gezinen müziği duyuyor musun?)

hiçbir yere giden yoldaydım
ve hiçbir yere giden yolu fark etmek kolay değil
saatimin pili bittiğinde kaybolduğumu anladım
ve karanlık, boynumda asılan yünlü bir atkı gibi
etrafıma bakmamı zorlaştırırken
boynumu dudaklarından ayıran
pamuksu Berlin Duvarıydı
ve gölgem, ardımda olmaktan tiksinen bir muhafız gibi
bana dedi ki

“kafesin içinde deliren bütün hayvanlar ve sen
aynı manyakça isyanın neticesinde duygusuzlaşıyorsun”

ve bulantı mevsinde bilirsin ki küflü yağmurlar yağar
ihtiyacın olduğunda Pink Floyd hep yanındadır ama
bazen bu senin için felaket yıkımlara sebep olur
öte yandan, mekanik bacaklı bir şehirde sessiz olmak lütuftur
ve herkesin gözleri kaymış durumda, saat gece yarısını çoktan geçmiştir
kuantum fiziği kurcalar aklını, faturalara şiir karalarsın
ve aynı kadını birkaç farklı karakterde seversin

(bir ya da birkaç yüz öksürük daha)

bazen kimsenin sağ kalmadığı bir kıyamet senaryosunda
dünyada tek başına devam eden biri gibi hissediyorum
ve pembe bir hayaldeki gibi her yeri çılgınca gezeceğime
evden dışarı çıkmak istemiyor gibiyim, “zaten orada bir şey yok” 
uyanıp tekrar bayılıncaya dek kafamı yapıyor, uyuşuyor ve düşünüyorum
ve nasıl çalıştığımdan, nasıl bir evlat ve arkadaş olduğumdan emin değilim
kemikler ve hatıralardan başka bir şey kalmayınca geriye
tek başına devam eden biri ne yaparsa onu yapıyorum, “yaşıyorum”
kafam güzel ama beni anladığını biliyorum

(kayıp kuşağız, sadece farklı ifade ediyoruz)

ve bir gece yarısı seni aradım, nasıl hissettiğimi söylemek için
daha önce üzerine hiç düşünmediğim bir şeydi, bilirsin
ve bir noktada karanlık, zihnimi tekrar ele geçirince
bunun boşa harcanan bir zamandan ötesi olmadığını fark ettim

 

II

yalnız ve gürültüsüz odamda
düşünceli bir savruluşu tüketmişken,
artık her şeyi çok daha iyi anlıyorum
gün ve geceyi yaratan boşluk sesi yutuyor
ve kendini omuzlarında taşıyacak hava olmadığından
ölüm çığlıkları da uzayda ölüyor
ne muhteşem ve kısa bir andı öyle

bin yıl öncesinden bir Rum ağıtı yakalıyor odayı
henüz adı Anatolia iken
ve şimdiki gençleri gördükçe şurada burada
o kamil hippileri arıyor gözlerim
instagram kaşarlarının aksine o hippiler
sevgiyle alakalı şeyleri düşleyip duruyordu
ve tanrı biliyor ki gitarlı kumsal kamplarında ben
en az onlar kadar mutluydum
ve yeryüzüne inen bir kartal gibi alçalarak
tenimizi okşayıp denize doğru süzülürdü rüzgar
kaygılarım kadınlara dairdi
ve aralarından birini düşünüp duruyordum
yıldızların altında…
hala her şeyi hissedebiliyorken

ve belki de altın çağlarında parlayıp
ardından tükenmiş bir şairimdir
kim bilebilir?
kafası güzel gezmeyi artık
“cool” bir düzeyde yapmayı beceremeyen
ve insanlardan ne duygusuz biri olduğunu işiten
gün ve gece

sigara dumanı radyasyonu boğduğunda
küflü yağmurlar boyunca sürünürdük
ve gepetto’dan aşırılmış ucuz bir taktikle
oyulmuş, boyası silinmiş eski bir kuklaydık  
bel ağrısı unuttururdu kadını
pencereden aşağı kayan damlalar çığlık atardı
ve ıskalayıp durmanın bir kokusu vardı
ah, o küflü yağmurlar!

on sekiz dakika yirmi sekiz saniye
ne muhteşem bir şarkıydı öyle
eğilip kapıya bakıyor ve
biri geliyor mu diye kontrol ediyordum
esnemeye devam etmek ile
biraz daha uçmak arasında bir karar ertesi
kargaşanın içerisinde ve zaten her şey çok değişmişken
rahatlamanın zor olduğu zamansız bir zamanda
seninle ben, ve Pink Floyd…
tüm yaşamı boyunca yapabileceğinin en iyisini yapmış
iki ayrı şey
biz başlamadan yok olurken diğeri sonsuza dek efsaneleşmiş
ve tabii oturup üzerine konuşabileceğimiz derinliklerde,
yağmurlar vardı;
ah, o küflü yağmurlar!

oysa havası hep ılıman bir kentte yaşayıp
denizi yakından tanımak vardı
ve kafası karışık gençlik yıllarım
doğru olanı yapmaya çalışmaktan yorgundu
kendi peygamberini aşağı iten melek ve ben
o antik ve heybetli uçurumda son kez çatışırken
düşünecek çok şey kalmamıştı geriye
ve aşağı doğru bıraktığımda kendimi
ruhumu yakalayıp tutan hiçbir şey yoktu
etimi kemiklerimden sıyıran rüzgar ve sen
İskender’in zırhında kurumuş bir kalıp kan lekesi gibi
yok olduğunu biliyorken kıymetleniyordu
seninle ben ve Pink Floyd…

 “Bu ses simyası tam anlamıyla bir sihirdir ve Roma'nın antik kalıntılarının resimleriyle mükemmel bir şekilde eşleşir. Bir daha asla böyle bir şey yapılmayacaktır.”


III

ve şimdi yaşlanmış, işe yaramaz bir his ile yutuyorum kusmam gerekeni
kafesin içinde olmaktan çıldırmış, tükenmiş ve soyutlaşmış birkaç hayvan ve ben
ve tabii mumyalanmış atalarının ruhuyla kutsanmış güzel kedim, küçük kızım
karanlığın sonsuz deliklerinden süzülürken ağlaşıyoruz sessizce
dibe çöküyor olmanın en korkunç yanı her şeyin yukarıda kalmış olması
çölde silinen ayak izleri kadar narin anılar, güzel anılar ve pişmanlıklar…
erteleyip durduklarımız birikirken yarınların ceplerinde,
ağzına kadar bahanelerle dolu bir tanker gibi yuvarlanıyoruz karanlıktan aşağı
ve biliyorum ki geçmiş zamanların tüm ölü ulu ruhları utanç duyuyor halimizden
yüzümden boynuma, ve boynumdan da omuzlarıma süzülen sıcak su damlaları
yeniden haritalandırırken vücudumu, ardında zaman kanyonları yaratıyor
ve en çok hangi kadını özlediğimi bilmiyorum artık
orada bana ait bir şey kalmadığını bildiğimden olsa gerek ki;
geçmişe dönmek hülyası dahi bızıklamıyor içimi
içim dışıma çıkıyor
kontrolsüzce düşüyoruz
karanlıktan aşağı
korkmuyorum ve
bu onu korkutuyor


IV

gözlerim şiirsel bir karanlığa dönüşür
ve titreyen ellerimle sararken sigarayı
tüm o geçmiş zamanı düşünmek
bir yüktür ruhuma
tıkalı burnumla koklayamadığım rüzgarı
ve damın üzerindeki baykuşu hatırlatır
ne kad


Rastgele

Yorumlar (0)

Yorum yazmak için giriş yapmalısın.