
Bölüm - 1
Tohum, Cellat, Kediler
Sadece koklayarak öpen adam bilir bu hâli.
Gözlerini kaparsın,
Nefesin celladının tenine bir dua gibi iner.
Koklarken başlar sevgi,
Öperken damlar yüreğe,
Sessizce.
Zaman durur en uzun gecede,
Tende yalnızca ruhun izi kalır.
Sevgi bir tohumu beklemek gibidir,
Toprağı sabırla uyandırmak.
Filiz dualarla büyür,
Aşk damla damla yeşerir.
Bir bakıştan umut doğar,
Bir gülüşten içte bahar.
Ama ekilen her tohum çiçek açmaz,
Kimi celladının elinde solar.
Yine de vazgeçmez insan,
Bile bile büyütür o filizi.
Sevgi,
Kendi sonuna yürüyen tatlı bir telaş değil mi?
Herkes bir gün celladına âşık olmaz mı?
Bilir sonu,
Yine de gider o keskin parıltıya.
Çünkü vuslat,
Bizi yok edene sarılmak değil mi?
Celladın geçmişi gübre olur tohuma,
Eski yaralar sızlar.
Toprak taze,
Hava soğuktur.
İnsan karanlığında boğulur,
Yine de karanlıktan umut bekler.
Vakit dolunca
Ne çiçek kalır ne bahar.
Cellat ilmeği çoktan geçirmiştir yüreğe.
Ses çıkmaz,
İtiraz olmaz.
Her gidiş bir çukur,
Her veda biraz toprak.
Sahi,
Her yürek sessiz bir mezarlık değil mi?
Anlar gömülür,
Anılar gömülür.
Geriye sadece ağır bir koku kalır.
Sokaklar ıssızlaşır.
Bir köşede,
Derdini kedilere anlatan bir adam.
Fısıldar kayıplarını o dilsiz yüreklere.
Çünkü bazen
Sadece dilsizler duyar,
Konuşamayanların acısını.
“İnsan, en çok sevdiğini celladı seçer
ve yüreğindeki ilmeğin adına aşk der.”
Ve gecelerde
Sadece koklayarak öpen adamın
Gölgesi kalır.
Bölüm - 2
Kumun Altındaki Kalp - Cellat ile Düğün
Binlerce yılın sargısı çözülüyor parmaklarında,
Taş tahtında oturan o mağrur, o yorgun gelin. Cleopatra
Zamanın paslı çivileri sökülürken ruhundan,
Hâlâ taze duruyor sızısı, o hiç bitmeyen kederin.
Hava sıcak, taşlar yanıyor, kum nefes almıyor;
Gelinliğin sargıları, tarihin karanlığına bir meydan okuma.
Her basamakta dört bin beş yüz yıllık bir yalnızlık ağlıyor,
Yüreğin, o taş odalarda hapsolmuş dilsiz bir muamma.
Sonra o geliyor…
Güneşi nefesinde taşıyan bir adam.
Kokluyor, acılarını içine çekiyor.
Çürüyen kalbine taze bir bahar üflüyor.
Saçlarından gamzesine uzanan parmaklarıyla
Titreyen dudaklarına hayatı ilmek ilmek işliyor.
O, yüzyılların acısını sevdanın en derinine gömerken,
“Korkma,” diyor adam, sesi rüzgârın kuma fısıltısı,
“Bu basamaklar artık zirveye değil, vuslata çıkar.”
Siliniyor kadının gözlerinden o kadim yasın izi;
Çünkü sevilen kadın,
Bin yıllık uykusundan bile aşkla kalkar.
Artık lahitler soğuk, ama adamın göğsü sıcacık.
Sökülen sargıların yerini ipekten bir gelinlik alıyor.
Koca piramitlerin gölgesinde her şey apaçık:
Kumun altındaki kalp uyanıyor
Ve ebedi düğün yavaş yavaş başlıyor
Bölüm - 3
Cellat , Kadın , Kediler
Koklayarak öpen bir adam vardı,
Pek çok kokladığı onu anlamadı.
Geçmişten gelen bir kadın bildi halini,
O da zamana esir bıraktı kendini.
Kapattı kadın gözlerini,
Titretti gamzelerini...
Dudaklarına kilit, mühür oldu diş izleri,
Yine de sustu içine, çıkmadı sesi.
Adam anladı; bu kez cellat kendisiydi,
Kendi yok olurken kadını azad etti.
Yine yan masaya sığındı kediler;
Kadın sevindi, "Bana geldiler" dedi.
Adam fısıldadı: "Hayır, bana geldiler..."
"Sizinle artık bu kadın konuşacak" dediğimi,
Yalnızca o kediler dinledi.
Kadın hissetti; gözlerden yürek damlaları indi,
Adam hissetti; o bakışlarda eridi.
İçinde derin bir gökyüzü, turkuaz bir deniz,
Tavanda serili saçlar...
Eşsiz ve sessiz.
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
