
Herkesin elinde bir öğüt var. Kimi “kendini affet” diyor, kimi “herkesi affet.” Kimi “doğayı sev” diyor, kimi “önce kendini sev.” Kimi “çalışma kardeşim, dünyaya kaç kere geleceksin?” diye hayatı Bodrum sahilinde kiralanmış şezlong sanıyor; kimi de “gücün yeterken çalış, yaşlılıkta lazım olur” diyerek insanı daha doğmadan emekli maaşı kaygısına yazdırıyor.
Bir taraf “dünya bugündür, yarın yok, harcaaaa gitsin” diye bağırıyor. Diğer taraf “bugünün yarını da var” diyerek insanın elindeki kahveyi bile vadeli hesaba yatırmak istiyor. Biri “hiçbir şey senden kıymetli değil” diyor, öteki “her şey senden kıymetli, egonu indir” diye bağırıyor. İnsan, tavsiyeler arasında kalınca kendini geliştirmekten çok müşteri hizmetlerine bağlanmış gibi hissediyor: “Lütfen bekleyiniz, ruhsal aydınlanmanız sıraya alınmıştır.”
Modern çağın en büyük piyasalarından biri tavsiye piyasasıdır. Eskiden insanın derdi vardı, şimdi derdin üzerine kurs var. Acı çekiyorsun: seminer. Yalnızsın: kamp. Kaygılısın: atölye. Kendini bulamadın mı? Üç gün iki gece konaklamalı “içsel yolculuk” paketi. Üstelik erken kayıt avantajıyla.
Birileri boncuğu boynuna takmış, keten takımını çekmiş, loş ışıkta insanlığa hakikati anlatıyor. “Evren sana bolluk göndermek istiyor” diyor. Güzel de kardeşim, evren önce şu elektrik borcunu gönderdi; onu ne yapacağız? Faturanın son ödeme tarihi, Merkür retrosunu pek umursamıyor.
Burada mesele şu: Tavsiyelerin çoğu sınıfsızmış gibi konuşur ama sınıflı bir dünyada yaşar. “Yavaşla” demek kolaydır; kira seni kovalarken yavaşlayamazsın. “Anda kal” demek hoştur; ama market kasasında kartın reddedilirse insan anda fazla kalmak istemez. “Kendini dinle” tavsiyesi güzeldir; fakat sabah altıda servise yetişen biri çoğu zaman kendini değil, alarmı dinler.
Kendini bulma işleri çoğu zaman lüks kesimin tatil planına benzer. Yoga, inziva, zen, tapınak, nefes terapisi, spiritüel kamp… Hepsinin kapısında görünmez bir tabela asılıdır: “Ruhunuzu getirin, kredi kartınızı unutmayın.” Peki hiç kasiyerler için ücretsiz yoga gördünüz mü? Depo işçileri için nefes terapisi? Temizlik işçileri için “içindeki çocuğu iyileştirme” kampı? Hayır. Çünkü sistem, yorgun olanı iyileştirmekten çok, zamanı ve parası olanın yorgunluğunu estetik hale getirmeyi seviyor.
İşin dini ve manevi tarafında da benzer bir çelişki var. Herkes caminin, cemaatin, kurumun ihtiyacından söz eder; ama oraya gelen insanın ihtiyacını kim sorar? Belki cemaat, camiden daha muhtaçtır. Belki namaza gelen adamın asıl duası, “Allah’ım bana sabır ver” değil, “Allah’ım bu ayı çıkarayım”dır. Belki arka safta sessizce oturan biri hakikati değil, sadece bir tas çorbayı, bir insan sesini, bir omuz sıcaklığını arıyordur.
Bir de madalyonun hasta tarafı var. Kimileri “bedenini aş, ruhuna odaklan” diye konuşurken, kimi insan yatağından kalkamıyor ve tek dileği çorbasını kendi kaşığıyla içebilmek oluyor. İşte o noktada büyük felsefeler biraz mahcup kalıyor. Çünkü insanın en büyük aydınlanması bazen lotus pozisyonunda değil, lavaboya kendi başına gidebildiği sabah gerçekleşiyor.
Tavsiye verenlerin çoğu insanı tek tip sanıyor. Sanki herkesin aynı zamanı, aynı parası, aynı ailesi, aynı bedeni, aynı geçmişi varmış gibi konuşuyorlar. Oysa hayat, kişisel gelişim kitaplarının arka kapağı kadar düzenli değil. Bazı insanlar “kendini sev” cümlesine gelene kadar önce borcunu kapatmak, çocuğunu doyurmak, annesini hastaneye götürmek, patronun suratına katlanmak zorunda.
Bu yüzden tavsiyelerin çoğu zengine felsefe, fakire nasihat olarak gider. Zengine “hayatını sadeleştir” denir; fakire “idare et.” Zengine “risk al” denir; fakire “ayağını yorganına göre uzat.” Zengine “kendine yatırım yap” denir; fakire “şükret.” Zengin sıkılınca “arayışta” olur; fakir sıkılınca “nankör” sayılır. Zengin işi bırakınca “kendini keşfediyor” derler; fakir işi bırakınca “sorumsuz” olur.
Mesele biraz da statüdür. Önce bir yere geleceksin, sonra aynı cümlelerin değeri artacak. Parasızken “dünya boş” dersen tembel olursun; zenginken dersen filozof. Fakirken sade giyinirsen imkânsızlıktır; zenginken sade giyinirsen minimalizm. Fakir az konuşursa eziktir; zengin az konuşursa karizma. Yani insanın cümlesi bile banka bakiyesine göre anlam kazanıyor.
Peki çözüm ne? Her tavsiyeyi çöpe atmak mı? Hayır. Ama her tavsiyenin önce kimden, kime, hangi şartlarda söylendiğine bakmak gerekir. Çünkü bazı sözler ilaçtır, bazıları makyaj. Bazı öğütler insanı ayağa kaldırır, bazıları sadece mevcut düzenin üstüne tütsü yakar.
Belki de en dürüst tavsiye şudur: Herkesin hayatına uyan tek bir reçete yoktur. Kimi çalışmalıdır, kimi durmalıdır. Kimi affetmelidir, kimi mesafe koymalıdır. Kimi biriktirmelidir, kimi biraz harcamalıdır. Kimi doğaya gitmelidir, kimi önce dişçiye. Kimi meditasyon yapmalıdır, kimi sekiz saat uyumalıdır. Kimi kendini bulmalıdır, kimi önce evin yolunu.
Çünkü insan bazen kendini dağ başında değil, ay sonunu getirirken bulur. Bazen hakikat tapınakta değil, pazar poşetinde çıkar karşına. Bazen en büyük bilgelik, “evren bana ne söylüyor?” diye sormak değil, “ben bugün gerçekten neye muhtacım?” diye dürüstçe bakabilmektir.
Ve belki de bütün bu tavsiye kalabalığının içinde en kıymetli şey, insana yukarıdan konuşmayan bir cümledir:
“Senin şartlarını bilmiyorum. Ama yorulduğunu görüyorum.”
İşte gerçek merhamet biraz burada başlar. Boncukta, ketende, kürsüde, seminerde değil; insanın hâlini hesaba katan sözde.
Neyse, yaşadığını yazmayan yahut yazdığı gibi yaşamayan herkesin ta …ömrü güzel olsun
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
