
Bu yalana kanmak isteyen son kişi de içeri girdi.
Kapı açıldı.
-Daha değil, hazır olduğumu kim söyledi sana? Niye bu kadar erken yazdın onu ya da şu anda beni?
-Zaman eskidi. Şüphe, baş edemediğim bir hayvana dönüşüyor bazen, vasat bir kitabın renkli kapağı gibi, leş kemirgeni, toza dönüşmekten korkuyorum ve beni senin yazdığına, inanmak istemiyorum ama buna da mecburum.
-Birbirini yazan iki karakter olduğumuzu bilmek özgürlüğe esir edecek bir gün bizi. Tüm olağanüstü çemberler gibi bu da kusurlu biliyorsun, bizi yazan başka bir beyin olma olasılığını da yok edemedik hala, bir kaç çizgiysek eğer, yaratıcımızı merkeze koyarak tüm hikayelerimizin uzunluğunu, bizim ve onun arasındaki mesafeye oranlamanın hepimizi aynı sabit sonsuzluğa götürdüğünü ve bunun da varoluş çemberinin en iyi saklanan kusuru olduğunu yeni öğrenmedik.
-Bizi yazan biri varsa eğer, ilk okuyan da o olur, yani sürekli yaratıcımıza dönüyoruz. Demek ki bu ilahi çemberin laneti hiç kırılmayacak.
- Zenon’un hakkını yediğini sonradan öğrenmiş olsam da "İki kişi arasındaki en kısa mesafe her zaman sonsuzdur. Hiçbir zaman ulaşılamayan ancak aşıldığı varsayılan ışıklı bir yoldur, demiştin, ya da bana söyletmiştin.
- Hatırlamamı istediğin her ayrıntıyı unutmamı sağlıyorsun ve bu seni hala benim kölem yapıyor.
- Evet ama zincirin diğer ucunda da sen varsın. Dediğin doğru olsa bile efendisine hükmeden bir köle yapar bu beni, bensiz hiç bir işe yaramazsın. Kimin kimi konuşturacağı belli değilse hazırız o zaman. Başlayalım mı?
- Nereden?
- Biliyorsun, ya da bildiğini sanmamı istiyorsun, kıramayız bu çemberi, en azından bunu fark ediyorsun.
- Evet, nasıl başlanacağını, ne yazılacağını, nerede ve kiminle biteceğini biliyorum, bunları senin de bildiğini bildiğim gibi. Sadece ikimizin dışında bizi yazan biri varsa eğer bir tek o bilmiyor ve onun da var olabilmesi için yarattığı bu küçük sevimli ikonların karşısına geçip yardım dilenmesi gerekecek. Kim kimin yaratıcısı çemberin kendisi karar verecek.
6. Alexanderian’ın kalemi, dünyayı ikiye bölmesi aslında iyi bir giriş olurdu, fazlaca merak barındırıyor ya da olimpiyatlarda ön elemeyi geçemeyen bir disk atıcısının daha sonrasında açtığı marangoz dükkanına gelen üçüncü müşterisi tarafından dolandırılma hikayesine tanıklık eden bir tahta kurdu gözünden çaresizlik analizi de mümkündü. Ya da Arnolfini'n düğünündeki aynanın etrafını saran çembere İsa'nın ölüm döngüsünü çizen, ki bu resim içinde resim demektir, Van Eyck'in eserinde kendini çizip çizmediği de bir seçenekti ama konunun bunlardan biri olmadığını biliyoruz.
- Zihnim açık değil şu an bunlara ama uyumak da istemiyorum.
- O zaman masal dinlemelisin
- Ne demek istiyorsun
- Yapma şunu, masalların gerçek olduğunu ve uyanık kalmamızı sağladığını ikimiz de biliyoruz.
- Evet.
-Masal o zaman...
- Evet masal.
- Başlıyoruz.
- Dur hemen başlam..
“Masallar gerçek değil, onları biz yaratırız, mutlu son fabrikası burası.” Dedi, kurucu.
Tek bir gerçek için birçok yalana ihtiyaç duyması gerektiğini öğreneli uzun zaman olmuştu. Ancak yine de gerçeği bilme isteğinin vereceği sarsıntıdan, bildiği ne ise onun gerçek olmasının sağlayacağı evcil acılara sığınmak daha güvenliydi onun için. Bu masal ordusunu insanlara haddelerini bildirmek için yazmamıştı. Yola çıkış nedeni bu değildi. Sindirella’nın Hermes’ten daha güçlü görüneceğini düşünmemişti hiç.
Yapılan iyilikler kötülüğe, affetmek kibre, cesaret korkuya, yalnızlık toplumsal bir hataya dönüşmeyecekti. İstediği mutlu başlangıçlara mutlu sonlar uydurmaktı kendi kuyruğunu yiyen bir his çemberi yaratmak istememişti. Yine de inanmak istediği son kalıntılar sesininin daha yüksek çıkmasını sağlıyordu kurucunun.
-Masallar gerçek değil sizi bu hale getiren yazdıklarım değil, inandıklarınız. Unutmak ve inanmamak için dinlediniz buna rağmen kandınız.
- Yapma şunu. Hikaye içinde hikaye yazamazsın yerimiz yok buna.
- Durmayacağımı biliyordun.
Kurucunun karşısında son göreceği kişi, her şeyi ilk farkedendi.
Neden bu kadar öğreticiydin, senin göstereceğin doğru yollara ihtiyacı olanları varsaymanın, sensiz tek başlarına hayatta kalamayacaklarına inanmanın, var olan tek doğru pusulanın sende olduğunu sanmalarını sağlamanın birgün birini senin karşına çıkaracağını hiç düşünmedin mi?
Yarattığın kahramanlara benzemediğini sana söyleyecek biriyle şu ana kadar karşılaşmamış olman, beni bu masalın içinde senin yarattığına inandırıyor. Bir önceki masalında, başına gelecek tüm iyiliklerden habersiz ve yine dişleri ve saçları dökülmemiş, iyiliğin kambur olmayı engellediğini düşündüğün ve başka biçimde bir kötüyü yazamadığın için yarattığın cadının, zehirli iksirinde kullanacağı kabı beklettiği masanın kısa ayağı yapmıştın beni. Ancak yazmamıştın. Kimse önemsemez ama yine de eksik bir masa ayağı masalın gidişatında önemlidir ve hiç bir kötü adam yerde zehir hazırlamamıştır. Korktuğunu biliyorum, yazdıkların korkutucuydu ancak arkasındakiler daha korkutucu.
Önemsemediğin tüm tanıkların toplamıyım ben, Zaten bu yüzden karşındayım. Seni önemli kılan tüm rüyalarındaki düştüğün uçurumum ve bir daha masal yazacak kibri bulabilirsen kendini de bir karıncanın taşıdığı kuru bir dal parçası olarak yazabilirsin. Beni, gerçi onu da öğüt sıkıştıracak bir ağız olarak görürsün sen. Ağacından ayrılan dalın hazin sonu gibi... Öğretici yalanlarına uyumsuz olsa da kırmayacağını biliyorum çünkü eğer bunu yapmazsan bu sefer seni benim yazmam gerekecek.
Benim dışımda bir varlığın yok, seni yazan da benim dedi kurucu.
Bu his ne zaman oluşmuştu anlayamıyordu ilk fark edendi, kapıdan girmeden önce yoktu en azından, söyledikleri ona ait değil gibi hissediyordu. Onu da kurucuyu da birileri yazıyordu sanki, yazılmak ya da yazıyor olmak arasında, kaldığı yeri bilmemek teslim olmak, mutlu ediyordu şu an. Korkması gerekiyordu ancak her şey bir tebessüme dönüşmeye başlamıştı. Uzun süren mutlulukları sevmezdi. Bu yüzden bu fazladan şüpheyi çemberin içine sokmak zorundaydı şimdi. Var olan tüm kuşkularını gizleyerek konuştu.
Kendini var etmek için bana mecbursun, sana söyleteceklerimi duymadın daha.
Kurucunun işi gerçeğe masal eklemekti, zannettiği ve inandığı buydu ama karşısındaki onu masala gerçek katmakla suçluyordu.
Eğer beni yazıyorsan şu an her masal başladığı ana dönmek için çırpınır. Yazılmamış olsa bile diyeceğimi biliyor olman gerekir, dedi kurucu.
-"Bunu söylemeni istedim ama açıklamalısın." Kısmını da bana senin yazdırdığına inanmayı seçtiğime göre, şimdi bir sonraki söylemen gereken kısmı ben yazmalıyım.
Kimin kimi yazdığının bir önemi kalmamış gibi hissetmek ya da hissettirmek kurtuluş gibiydi. ikisi de hem kendilerinin hem de birbirlerinin kaleminden kendisini ve karşısındakini konuşturuyor. Bu kusurlu çemberin etrafına yeni kaleler inşa ediyorlardı. İkisi de kendi fikirlerine sahip olamamanın vereceği huzursuzluğa hazır değillerdi. Özgür gibi görünmek ya da en azından karşı tarafın kelime hapishanesinde gardiyan olmaya çalışmak tek seçenek gibi görünüyordu.
- Yazdığın, ya da yazdığım hikayenin içinde bize benzer bir esaret yaratmak zorunda mıydık? Hem de yaşadığımız bu sonsuz çemberi kırmamışken... Kendi döngümüzün kaderine teslim olan iki kişi için fazla tanrısal bu. Yarattığımız ya da bizi yaratan karakterlerin, yazılmamış olsa da bu da bir olasılık biliyorsun, bizimle konuşmamasını sağlamalıyız, çığırından çıkacak iş, en azından yazdığımızı sandığımız kişiler konuşmasın bizimle.
- Buna karar verecek olan biz değiliz, biliyorsun. Bu döngüden çıkamayız anlamıyor musun? Söyledim sana, ya da sen söylettin bana. Yine aynı şey aynı kavis, Bitirdiğimiz yere tekrar başlamaktan öteye gidemiyoruz. Sisifos bile cenneti yaşıyor yanımızda. Kelimelerimiz bize ait değil, sen bile sana ait değilsin. En son ne zaman emin oldun kendi özgürlüğünden? Sesin bile yok senin, yapmak istediklerine yapmak istemediklerini ekledin hep. Duramayız şimdi, devam etmek zorundayız, yazdım bunu.
- Zaman, masalları duyan kulakları küçültmek zorundaydı.
- Eski masalların karanlığından haberin vardı o zaman. Kurduğun ülkenin daha mutlu olamadığı için acı çeken krallarına benziyorsun şimdi.
- Tabiki vardı. O yüzden yaptım bunu, hangi çocuk bir masalın sonunda prenses olma umuduyla balo gecesi merdivende kalan ayakkabıya uygun ayak yaratmak için parmaklarını kesen iki üvey kız kardeşi, bir kurt midesinde ölü yatan kırmızı başlıklı kızı ya da ölünceye kadar kızgın demir ayakkabılarla üvey kızının düğününde dans etmeye zorlanan bir cadıyı duyarak dalabilir uykuya?
Kurucunun bildiği ve gerçek olmasını umduğu savaş alanı burasıydı. Ama söylediği cümleler kendi ağzından mı yoksa ilk fark edenin kaleminden mi çıkıyor, emin değildi. Bu konuşmanın sahibini bulmak istiyordu. Kelimelerin dışında bir yerde yaşama isteği şiddetini giderek arttırdı. Köle olduğunu bilmek bile, onu o an özgür kılacak gibiydi.
Kurucu devam etti.
Gördüğünüz rüyalar gerçek olmayan hikayelerin sahtelerini yapmamla mümkün oldu. Bu dünyaya ait olmaması gereken bir yığın vahşeti öldürdüm.
-Ve bu yüzden hala yaşıyorlar dedi ilk fark eden.
-Ne demek istiyorsun?
- İlk hallerini değiştirmemiş olsan değiştirdiğin masalların içinde gizleniyor olmazlardı. Sen onları öldürmedin, sadece uyuttun hem de çocukları uyuttuğunu sanarak. Bir dakika, çocukları uyutuyor olmanın seni masum kıldığını zannettiren bu tohumu ne zaman ektin ki sen? İhmal ettiğin masanın o aksak ayağı kurduğun o masalların yarattığı etkiyi sana söylemeye çalıştı hep, istediğinin bir önemi olmadığını anlamıştı ama masallarının varacağı yeri de görmüştü. Halkını düşünmekten yorgun düşmüş kralların ülkesinde, savaşın ne olduğunu bilmeyen itaatkar mutlu halklar yarattın. Ve bu yüzden ne istediğini fark edemeyen kitleler doğurdun. Kötülüğü, yalnız ve bu yüzden başka seçeneği kalmamış gibi tasarlayan tek bir kişinin niyetlerine mahkum ettin. Sonuçta tek başına kalmak isteyen insanlardan uzak durmamız gerektiğini anlayan, kör ruhlar oluşturdun. Camekanları, ahlakın görünür sembolü yapıp içine prensesleri koydun. Prenslerinin öpücükleri, sevgiye değil güzel olanaydı hep. Üvey anneleri kötü, kraliçenin arabasını çeken beyaz atları gülümser yaptın. Sarayın ehlileştirilmiş ormanını iyi, kayıp olununan tüm saf ormanları çirkin yazdın. Erkeklerin ellerine kılıç, kadınlara nemli bez sıkıştırdın. Elmayı artık hiç ölmeyecek kutsal bir zehir mitine dönüştürdün. Varoluş sancısına katlanabilmenin tek yolunun, iyilik dışında aramanın gereksiz olduğunu en iyi, cücelere söyletebilirdin. Bunu da başardın. Prensesleri prenslerle, çirkinleri çirkinlerle evlendirdin.
Sen kitlesel bir çember yarattın, bunun dışında kalan tüm olasılıkları anlamsız kıldın, dinleyenlere uslu durması gerektiğini söyledin. Olması gereken ne ise hepsini masallara gizledin, kimse senden masal dinlemedi, herkesi gerçeğe çarptırdın ama yine de kanmak istiyorum haklısın. En azından ilk hallerini bozmamış olsan, bu kadar tehlikeli hale gelmiş olmazdı masallar, içinde vahşet olsa bile.
- Amacım bu değildi, söyledim bunu.
- Bunun bir önemi yok, gerçek bu.
- Yine de masal kurmaya devam edeceğimi biliyorsun.
- Evet ama bu sefer uyandırmak için.
Kapı kapandı.
Bu gerçeğe inanmak istemeyen son kişi de dışarı çıktı.
- Bitti mi şimdi.
- Evet.
- Kim yazdı bu kadar şeyi?
- Bilmiyorum. Ben, sen ya da ilk okuyan, bu bir çember biliyorsun.
- Evet, ama zaman yok
Yorumlar (1)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
Yavuz Evliyaoğlu8 Haziran 2026 · 21:25Ne sen beni yaz ne ben seni söyleyim
