
Ötekilere, kimliğinin varlığı için kaybolmuş herkese...
Öykü yazılacaksa, yazılmayanları anlatmak için yazılmalı diye düşündüm hep. Ve yazmak için de bekledim durdum; yazmayı kendimde bir had olarak görmedim nedense.
Çocukken hep “Yazar olacağım” diye hayaller kurardım. Birkaç başlık belirler, “Bunun öyküsünü ya da romanını yazmalıyım” derdim. Çünkü babam iyi bir anlatıcıydı. Kısa meselleri, okuduğu hikâyeleri, romanları, hele de yaşadığı süreçleri — özellikle de 80 darbesi döneminde yaşadıklarını — o kadar çok dinlemişimdir ki… Büyüyünce devrimci olma hayalleri kurardım. İçime, ruhuma bu “ezilenden yana olma” meselesinin vebalini ve suçunu babam yükledi. Buradan ihbar ediyorum kendisini. Kenan Evren’in ruhu gelsin, kalan davasını bitirsin ve kurtarsın içimdeki, bir türlü yarası dinmeyen “ötekini anlama” hâlini.
İşin şakası bir yana, bu yüzden bu hassasiyetle kendim olamadığımı hissettim hep. Hep başkaları için yaşadığımı düşündüm ki babam hâlâ da öyle. “Heba edilmiş bir ömür” derim hep kendime. Ertelenmiş bir hayat; hâlâ yerli yerine oturmamış bir hayat… Zaman geçtikçe içimde tutunmaya çalışan yarılan bir toprak; ayrıldıkça iki tarafı tutmaya çalışan, bir makas gibi açıldıkça ağırlığıyla kollarında dermanı kalmayan bir ağırlık. Bir kenarı seçmek zorunda kaldıkça ne o tarafı ne bu tarafı tutabildim; sonunda olduğum boşluğa düşmenin hâliyle, bir içe bir dışa döngüsel bir hayat izledi ömrümü. Her hâlin gerçekliği ve uçluluğu içinde yaşanmış ama artık yaşanmaya mecali kalmamış bir ömür işte…
Umudu kestim belki ama (iyi yönde bir şeyleri değiştirmek, bir şeyi iyiye dönüştürmek konusunda ummayı bıraktım) bu da beni fazlasıyla içime yöneltti. İyi de etti. Başkalarının derdindense kendimle ilgili derinliklere dalmayı seviyorum. Tıpkı bu yazma hâli gibi…
Dediğim gibi, derinliklerimden çıkıp da hayalini kurduğum öykü yazma fikrini hep ertelemiştim. Ama ne yazacağımı bilmiyordum.
Çocukluk hâllerimle yazacağım ilk kitabın adını bile belirlemiştim: “Zeytin Dalında Zeytin.”
Göndermeli, metaforik bir hikâyeyle başlayacaktı. Zeytin adında bir kızın, eski köy evlerinde “cisir” denilen toprak tavanı taşıyan kalın ağaçlardan birine kendini asmasının hikâyesi… O tavan ahşap kirişlerinden biri, bir zeytin ağacı kerestesiydi. Ve o ağaca asılmış bir Zeytin’in hikâyesi olacaktı “Zeytin Dalında Zeytin".
Babamın bir taşra köyüne atanmasıyla başlayan öykü, ilk gidiş yolculuğunda köy girişinde, herkesten bağımsız bir tarlanın ucunda tek başına duran bir mezarı fark etmesiyle açılacaktı. O mezarı görür görmez merak ederdi: Kimdi bu? Yol kenarına “atılmış mı, koyulmuş mu, gömülmüş mü”? Ötekileştirilmiş mi, yalnızlaştırılmış mı? Taşra kırsalının ortasında o mezarın yalnızlığı babamın ilgisini çekecekti ve böyle devam edecekti kitap. Bu merak benim yakamı hiç bırakmayıp Zeytin’i anlatamamanın derdiyle beni içine çeken bir hâle dönüştü zamanla. Ne o mezarı, ne o yalnızlığı, ne yol kenarını, ne de o “Zeytin Dalında Zeytin”'i yıllar geçse de unutamadım.
Zeytin kendini asmıştı ama neden? Bunu ablasına sormuştum. Kayısı zamanıydı. Köy, kayısı bahçeleriyle çevriliydi. Uzun uzun yaz akşamları ile cırcır böceklerinin sesi eşliğinde, islimden çıkarılmış kayısıların çekirdeklerini ayıklamak için kasalar dolusu kayısıyı bitirmeye yardım etmeye gitmiştik. O sırada Zeytin’in ailesiyle, köy meselleri anlatılarak uzun uzun sohbetler edilirdi. Ben de o kayısı patlatmaları sırasında ablasına sormuştum: “Zeytin niye astı kendini?” Tabii net bir cevap yoktu. “Aile bireyleriyle küsmüştü… İçine kapanıktı…” Geçiştirici sözlerdi bunlar. Birinde, abisi Hacı Ramazan’ın köyün yakınlarındaki bir türbenin yanına ahır yaptığı için “zat tarafından çarpıldığına” bile inandırmaya çalışmışlardı beni. O mezarın yoluna düşenler, o zatın türbesini ve yolun karşısındaki yarım kalmış ahırı da görecektir.
Velhasıl, bir “yer edinememenin” öyküsü olacaktı bu. Hep bir merak içinde, nedenini öğrenme meselesiyle yazılacaktı. Yaş aldıkça, bazı şeylere “ermek” ile “varmanın” aynı yere vardığını anladım. Varmak ite ite ya da itile itile, “ermek” ise sezgisel bir hâl ile aynı öze sahipti. Yaşamımın sınırlarında dolaşmamın nedeni de buydu belki: Zeytin’in hikâyesini sezdiğimi, onu hep kimliklerimle var olmaya çalıştıkça anladığımı hissettim.
Onun yaşamında taşrada kadın olmak ağır bir vebaldi… İçsel arzularla tabular arasında, sahte kimlikler yaşamayı gerektirirdi. Bunun hiçbir şekilde özgürlüğe erdiremeyeceğinin farkında olarak yaşamdan ayrı düşmeyi gerektirdi ona, itile itile… Tıpkı mezarı gibi yalnız; taşranın ıssız, kavruk, yer yer toz kalkan bir tarlasının ucunda, yol kenarında “atılmış mı, konulmuş mu, gömülmüş mü” belli olmayan bir mezar gibi… Toplum tarafından heba edilmiş gencecik bir çiçek; açamadan solmuş bir zeytin çiçeği… Kefen ve gelinlik beyazlığında, boşlukta ağırlığıyla sallanan "Zeytin Dalında Zeytin".
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
