
SOĞUK VE EROTİK SAVAŞIN TRAJEDİSİ YA DA KADIN BİREY YERLİ YERSİZ VAROLUŞ SANCISI FOSFORLU MUSA ABLA
En son gittiğim psikolog bana empat olduğumu söyledi ve ekledi, "Aşırı bağ kurmalar seni yorar". Bunun tanımının yapılması, içimde bir şeylerin tanımlanınca rahata erdiğini hissettirdi. Ne diyordu Nietzsche? "İnsan tanımlayamadığı şeylerden korkar." Ruhumda tanımladığım şeyden korkmamam lazımdı, değil mi? Peki, şimdiden sonra bağ kurmamam gerek, evet, bağ kur-ma-ma-lı-yım..
Bunun başı kıçı nasıl olmalıydı? Bağ kurmadan nasıl yaşanıyor ki? Bağ kurmadan yaşam mı olur? Uzun süredir Ankara’da bir müzik grubunda bas gitaristlik yapmaktayım. Şu an için yerelde bizi bilen ve dinlemek için mekanlara gelen küçük bir kitlemiz var. Bunca müzik enstrümanı varken neden bası seçtiğimi bilmiyorum; sanırım duyulma isteğimin altı kalın kalın çizgilerle çizilmiş bir yansıması, içinin somut bir tezahüre dönüşmesinin gereği...
Bir müziğin çerçevesini çizmek de basa özgü bir şey sanırım. Enstrümanımın ruhumla bir bağı olduğunu düşünmüşümdür hep. Anadolu kültüründeki icracıların da sazlarıyla bağ kurduklarını, bu minvalde de birçok türkü söylendiğini biliyorum. Ne diyordu Aşık Veysel Baba:
"Ben gidersem sazım sen kal dünyada hey
Gizli sırlarımı aşikâr etme hey
Lâl olsun dillerin söyleme ya da hey
Garip bülbül gibi ahûzar etme hey"
Enstrümanıyla bile bağ kurmuş bir insana ‘Bağ kurmamaya çalış’ öğüdünün verilmesinin ne demek olduğunu varın siz söyleyin. Geçen Mubi’de “Küratörler Seçkisi” bir izleme listesine “Y Kuşağı Kaygıları” başlığı verildiğini gördüm ve bu listede bir sürü sıkışmışlık filmleri doluydu. Bizim jenerasyonun travması da bu sanırım, tam bir yanlış yer ve yanlış zaman hikayesi.
Psikolog ziyaretimin sonrasında, akşamki bar konserinin provası ve soundcheck'i için, sahne alacağımız performans salonunun kulisine erkenden geldim ve arkadaşlarımı beklemeye koyuldum. Bizim elektro gitarcı Berke geldi. Severim bu çocuğu. Aramızda bir hayli yaş farkı olmasına ve onun bütün dünyaya karşı kayıtsızlığının benim dünyamda karşılığı olmamasına karşın bu çocuğu neden seviyorum bilmiyorum. Geçenlerde bir fanzinde bir şiire denk gelmiştim, çok hoşuma gitmişti:
"Kelimelerine ipler dizip kuşlar konduran o,
Benden ötekine düştüm.
Ben de olmayana düşermiş insan;
Kendinde olmayana ya nefret olurmuş ya aşk,
İkisi de aynı yerden beslenirmiş ya…"
İsmi neydi unuttum ama Bektaş soyadında biriydi. Beni çeken o şey; insanın kendinde olmayana bağ kurma hikayesiydi bu şiirdeki... Sanırım, Berke'yi de bende olmayan bu kayıtsızlığından dolayı seviyordum. Bir gün Berke dedesinin cenazesinden sonra eve gelmiş. O sırada internette indirime girdiği için 10 kutu prezervatif sipariş etmiş. Ne var ki sipariş, evin taziye ziyaretçileriyle dolu olduğu bir anda gelmiş ve kurye paketi babasına teslim etmiş. Hacı olan babası poşeti açıp içinden 10 kutu prezervatif çıktığını görünce büyük bir şok yaşamış ve öfkeyle Berke’ye çıkışmış. O ise şaşkınlık içinde kendini yalnızca şu sözlerle savunabilmiş:
“İndirime girmişti baba, ne yapabilirim?”
Kayıtsızlıkta pro seviyesinde bir adamdı bizim Berke, neyse provamızı yaptık. Grubun en yaşlısı olarak performansım bu yeni yetmelere taş çıkarır; her ne kadar kırkı geçmiş gözüksem de göstermiyorum yaşımı, parçaların enerjisinden olsa gerek. Akşamki konsere hazır ve nazırız. Kuliste sahneye çıkma zamanını bekliyoruz ama zihnimin arkasında empat olma durumunu tartışıyorum. Bağ kurmamam lazım, bağ kurmamam lazım; bunu nasıl becereceğim? Allah'ım konser bitiminde Berke ile oturup konuşmam lazım, acil... Bunu nasıl beceriyor? Hemen bu tekniği öğrenip hayata geçirmem gerek…
Sahne zamanı geldi. Yerli, yabancı birçok rock parçası söyledik; Metallica'dan Duman'a, Iron Maiden'dan Pentagram'a kadar repertuar bayağı geniş bizim grupta. Tabii ben her zamanki gibi kendi halimde, bas gitarımla sahnede takılıp eğlenmeye çalışıyorum. Görünürde eğleniyorum da ama ara ara kafam dağılmıyor da değil. O sıra "Takıntılı mıyım acaba?" diye bunu düşünürken Pentagram'dan Bir parçasını çalıyoruz:
Ateş toprak hava olmuş
Yağmur olmuş hayat vermiş sana
Kalbin olmuş ruhun olmuş
Aklın olmuş yol göstermiş sana
Bir ömürlük maceranda
Hikayeni anlat bana
Ne anlam verdin sen buna
Ruhunda neler var senin
Korkma ondan bundan
Ne ölümden ne hayattan
Bu dünyada gördüklerinin
Hepsi bir hepsi haktan
Bu ilahi rock parçasını nedense hep çok sevmişimdir. Tasavvufun bir rock parçasına ancak bu kadar yakışabileceğini düşünürken, gözüm birden bardaki, orta yaşlarda, belki bir tık üstünde, yaşlanma izlerini makyajla iyi kamufle edebilmiş, hafif işveli, gözleri ile aranan, muhtemelen libidosu hâlâ yerinde bir kadına ilişti. Hani bazı insanlar önemli satırların altlarını fosforlu kalemle çizerler ya; bu hatun kişi ablamız da bayağı bayağı fosforlu kalem çekmiş gibi ağır bir makyajla kendi yüzüne kendinden başka bir kadın sureti çizmişti o akşam. Yalnız takılıyordu ama sağı ve solu ile göz teması kurmaktan da vazgeçmiyordu.
Salon hıncahınç dolu, herkes ayakta ve çaldığımız parçalara eşlik ediyorlardı. Sahnenin tam karşısında, orta yerine konuşlanmış bar ve sandalyeler vardı. Kadın etrafına bakınırken, az önce tanıştığı yeni bar arkadaşıyla göz göze geldi. Yanındaki bu kadın, ondan daha gençti; vücut hatlarını belirginleştiren kıyafetleri ve yüksek yaşam enerjisiyle hemen dikkat çekiyordu. Parçalara birlikte eşlik ederek duygudaşlığın dozunu alkolün de etkisi ile sarmaş dolaş olmaya da vardırdılar. Birlikte iyi eğleniyorlardı. Onları izlerken ben de keyif almaya başlamıştım; gitarımla sahnede dans ederek Berke'ye gitar şovu yapmaktan geri durmuyordum.
Bir ara bu biri yaşlıca, biri daha genç kişi birey hatun arkadaşların yanına yakışıklı, sarışın, uzun boylu, uzun saçlı, dövmeli, karizmatik, ‘dost canlısı’ bir eleman dans ede ede bunların enerjilerine ortak olmak amacıyla yanaştı ve oldu da. Üçü birlikte daha güzel eğleniyorlardı, sahneden onları izlemek bile keyifliydi. Şarkılar değiştikçe her şarkıya uyumları, çaldıkça çekilen biralar, tokuşturulan bardaklar...
Çok iyiydi her şey.
Ta ki genç kişi birey kadın arkadaşımız, yakışıklı Süvari'ye yakınlığını temasta bonkör davranıp gösterince, bizim fosforlu kalem ablamız durumu içten içe bir meydan okuma olarak algılamaya başladı. Alakasız bir parçada, bizim Süvari'nin ilgisini çekmek için poposu ona dönük bir şekilde twerk atarak ihaleyi yükseltmiş oldu.
Sabah psikologdan çıkmış olmamın bende yarattığı bütün tanımlamaları unutmuş olmanın haliyle oradaki duruma odaklanmıştım. Bir sorun olacağını sezmiş olmalıyım ki gereksiz kaygılandım. Tabii bu sırada bedenimin bir uzvuymuş gibi gitarımla çalıyorum ama aklım yine bir yerlerde, birilerinin duygularındaydı.
Süvari durumun hazzını yaşıyor, bonkör davranışlara hakkıyla cevap veriyordu. İhale başlamıştı artık. Ortada soğuk ve erotik trajik bir savaş vardı, trajedi mıknatısı ve empat biri olarak; doğam gereği ezilenden ve üzülenden yanaydım, gecenin sonunu merak ediyordum. Genç ablamız olayı görmüş, ihaleyi yükseltmiş ve bizim Süvari'yi direk yerine koyup ona direk dansı yapıyordu. Fosforlu ablamız durumu görmüş, içten içe hasetle şarkıya eşlik ederek, planlar kuruyordu. Birden abimizin şişesinin bittiğini görmüş, barmene iki bira sipariş edip kasada ödedikten sonra, şişeler kimseye değmesin diye iki eliyle birer şişeyi havaya kaldırarak olay mahalline dans ede ede yaklaşıyordu. Olay yerine yetişme heyecanı ile çarptığı kişilere "Pardon, ayyy pardon" diye diye geldi. Süvari susamış olduğundan birayı görünce sevindi; fosforlu birey kişi kadın arkadaşa yönelmemek olmazdı. Diğer genç ablamız, gençliğinin vermiş olduğu gurur ve aynı enerji ile yerine geçmiş, dansa tek başına devam ediyordu.
Fosforlu arkadaş, Süvari'yi biraz ortamdan uzaklaştırıp sahne önüne, tam da benim çaldığım alana doğru sürükleyerek de olsa, dans bahanesi ile getirdi. Süvari'nin aklının diğerinde kaldığı belliydi; hayatında direk yerine konulmadığı da belliydi ki göz ucuyla diğer ablamızı kontrol ediyordu. O sırada şişesi boşalmıştı abimizin. İş bu hale gelince, meskeni metayla tutacağını sanan fosforlu kişi birey kadın arkadaşımız, gözüyle "Ben bira alıp geliyorum, bekle burada" dedikten sonra kalabalığı haklı ve hızlı bir gururla Musa gibi ikiye böle böle bara doğru ilerlerken, Süvari, genç ablanın hazzı damağında kalmış olmalı ki uzaktan göz teması kurar kurmaz hemen yanına yanaştı.
O sırada fosforlu Musa birey kadın arkadaş, sahnenin önüne varmakta: iki elinde iki bira şişesi, ikisi de havada. Kızıldeniz ne ki? Musa'nın görmez gözleri görse ablanın itibarını iade eder, yaşam ilk defa bu azme peygamberliği verirdi. Kalabalığı "Ayyy pardon!"larla zor da olsa aralayarak dibime kadar geldi, etrafı aradı, bakındı, bulamadı. Bana baktı, ben de üzerime verilmiş bu yazısız sözleşmenin haklı görevi ile göz ucuyla barı gösterdim. Yüzünün o düşme halinin ağırlığını bana bırakarak gitti. Ulan geri zekalı, sana ne milletin derdinden, trajedisinden, tasasından, flörtünden, sevişmesinden? Ki tasası da sana düşüyor, mal mısın? O sırada Berke ile göz göze geldik, dans ede ede onunla yer değiştim. Sanıyorum ki Berke'nin yerini alınca her şey kayıtsızlaşacak; tabii, nasıl dahiyane bir çözüm değil mi? Zavallı aklım ruhumun elinde böyle o duvardan o duvara vurulmanın vermiş olduğu etkisiyle olmalı ki, zekâ da kalmamış. Çünkü tam tersi oldu: Taziye evinde, indirimde diye sipariş ettiği 10 kutu prezervatifi hacı babama yakalatmanın utancını, onun yerine geçtiğim anda ben yaşamaya başladım.
Neyse, bu utançla durur muyum? Hemen parça çalmaya devam ederek, fosforlu Musa'nın ruhuma yığdığı yitik ve kaybetmiş olunmasına rağmen savaştan vazgeçmeyen yaşam enerjimle ben, konserime; o da soğuk savaşına geri döndük. Taktik yapmalıydı ama ne? Tasayı bana yükledi, gitti. Orta yaşlı olmanın empatlığı ile birey kadın fosforlu Musa'nın tarafında olmalıydım, yoksa o yitik, düşen yüz boşuna bana verilmemişti. Yaş almanın, "Bir daha beğenilmeyecek ya da arzulanılmayacak mıyız?" Endişeleri biz orta yaşlıların dile gelmemiş içsel korkularıdır; onu ancak kırkı devirmiş biri olarak ben anlayabilirdim.
Musa abla dans eden çiftin arasına girerek durumu manipüle etmeye çalıştı; temaslarla çocuğun odağına kendini yerleştirmeye çalıştı, kulaklardan göğsüne hassas dokunuşlar... tam da O sırada müzik sustu, Musa abla hemen kafasını genç adamın omzuna koymaya çalıştı, Süvari istemeden sarılmak zorunda kaldı. Tabii genç ablamız durumu göz ucuyla fark ediyor ama gururundan da ödün vermeyerek oturduğu yerde neşesini kaybetmiyordu. O sıra biralar tekrar bitmiş, bu sefer bara ve kasaya doğru sürüklüyordu; odağı değişmeliydi Süvari'nin. Birey kadın fosforlu Musa abla bu sefer ihaleyi yükseltmiş, viski almıştı; kalabalığı bir kez daha yarmaya da gerek kalmamıştı. Hemen eline verdi, Musa ablanın mesaj netti: "Bu at gibi bedenim senin ve sana çiftlikler alabilecek kadar zenginim."
O sıra biz bir 20 dakikalık sahne molası verdik. Müzik susunca herkes sigara içmek için salonun dışına yönelmişti. Birey kadın zengin Musa kasada bir kart sorunu yaşadı, hesap ödenemiyordu. Kasiyer POS cihazını havaya kaldırıp çekmeyen internetin çekmesi için türlü yükselişler ve hareketler yapıyordu. O bekleyiş sırasında genç hatun, bu birbirlerine olan dikkatleri dağılmış olan çiftin yanından salına salına geçerek Süvari'ye yine bir göz attı. Bizimki durur mu? O da peşinden dışarı… Kartsız Musa dışarı çıkamadı tabii, internetin çekmesini bekleye dursun...
Ben de tam o sırada sigara molası için dışarı çıktım. Bahçede bizim engellenemez çift birbirlerine yükselip yükselip duruyordu, İnternetsiz Musa ise hâlâ içerideydi. Beni gören kabına sığmayan çift, "Harika bir sahne, çok eğleniyoruz" diyerek tebriklerini ilettiler, teşekkürümü edip biraz uzaklaştıkça bu çiftin sınırı aşan yakınlaşmalarını izleyip "Musa nerede, eleman kaçıyor." kaygısını taşıyorken genç ablamızın bir anlık boşluk ve yakınlaşmanın sınırını aşıp Süvari'nin dudaklarına mührünü vurmasın mı başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ah be tahlisiz, yazık, birey, kadın Musa abla… O sırada Süvari abimiz elindeki viski kadehini de öpüşme sonrası kurumuş dudaklarını ıslatsın diye bir de genç ablamızla paylaşmasın mı!
Tam o sırada interneti sonradan gelmiş Musa abla, yerli yersiz çalışan internetin ihanet öpücüğünü perdelemesinin huzurunu yaşarken, genç Süvari'nin kadehini paylaştığını gördü. Anlık bir hüzün çöktü. Ulan biraz daha geç geleydin ya zalım internet. Kahkahalar, sahte gülüşlerle ortamı ısıtmaya çalıştı, olmadı. Ortam yangın yeriydi onlar için ve sönmesi gerekti. Bir ara genç ablamız üşümüş gibi yaptı, Süvari ona hemen ceketini verdi, centilmen olmanın hazzını yaşadı; aldığı teşekkürle, interneti geç gelen Musa ablaya bakmadı. Sonra bir yere gitmesi gerekmiş gibi genç abla bir oyun çevirdi. "Aaa ben de yalnız bırakmayayım" diye Süvari zıpladı. Elindeki kadehi bitirmeye zorluyordu, pek içesi de yoktu. Süvari'nin elinden aldığı kadehi bir dikişte çeken genç, zafer sarhoşu diri vücudunun çalımıyla boş kadehi birey kadın yerli yersiz çeken internet Musa ablanın ‘eline verdi’. Sahte kahkahalarla boşu alan ablamız uzaklaşarak, şiddeti yavaşça dinen kahkahalarını da bozuntuya vermeden onları göz ucuyla izledi. Elindeki kadehi sigara küllükleri için yerleştirilmiş bar masalarının birine koyarken -ki tam benim önümdeki masaya koydu- göz göze geldik. Yenilmiş olmanın acısını yüreğimde hissediyordum. Bunu ona hissettirmek için bakışımla "Hayat böyle acımasız ve ilkel, birey kadın acıklı Musa abla" demek istedim, anladı mı bilmem. Şaka mı gerçek mi belli olmayan bir şekilde sübliminal içerikli "Sahneniz çok iyi ya" lafını atarken küçük sahte bir kahkahayla geçip gitti.
Sürecin ilk ve son tanığı olmak ona ne hissettirdi bilemem ama içeri girerken ki omzunun düşüklüğü, yaşının ve evrimsel doğal seleksiyonunun bu hard, katı ve duygusuz gerçekliğinin acısını kaldıramadığını içsel çatışmalarının zihnini fazla yorduğunu hissederek bar kapısından bana yükünü geri pasladığını hissettim. İçeri geçtik, konsere devam ettik. Ara ara göz teması kurmaya çalıştım ama varoluş sancıları çektiği o kadar belliydi ki kendini alkole vermiş, konseri sonuna kadar takip etmeyip ayrılmıştı. Sanırım gidip varoluş yanıklarını duş suyuyla iyi edecekti birey kadın yerli yersiz varoluşsal Musa ablamız. Bana zamanın ağırlığını, ilkel hallerimizi, bu hallerimizin düşürmüş olduğu durumlarımızı, sahte kahkahalarla bazı şeyleri nasıl savuşturduğumuzu velhasıl durduk yere öyle saçma bağlarla bana hissettirdi ki sabah erkenden tekrar psikoloğuma randevu alma gereği hissettirdi.
Evet, bağ kurmamam gerekiyordu ama nasıl? Telefonla randevumu almış bir şekilde kapatırken Berke ile karşılaştık. Kısa bir konser kritiği ve karşılıklı tebrikleştikten sonra, "Berke" dedim, "bir şey soracağım". "Sor abi." "Hayatı nasıl bu kadar kayıtsız yaşayabiliyorsun, bana anlatsana abicim" dedim. "Abi" dedi, "yaşam kısa zaten, kafaya takıp üzülecek kadar zamanım da yok. O yüzden sallamıyorum". "Peki nasıl oluyor da sallamamayı başarıyorsun? Ben yapamıyorum" dedim, "her şeyi kafama takıyorum". "Abi" dedi, "senin kafan büyük". "Kafam büyük derken?" Soruma "Bir, sen çok derine dalıyorsun, salma kendini bu kadar boşluğa, boğulursun" diye cevap verdi. Bir de bunu Z kuşağının gevşek gevşek, kibirli ağzıyla, ağzını yaya yaya söyledi. Bas gitarımı ağzının ortasına vurmak istedim. Sahte bir kahkaha attım. İki demeden lafı ağzına tıkayıp "Haklısın be Z" deyip geçiştirdim.
Gitar çantamı sırtlayıp kentin sahte kahkahalarının çınladığı sokaklardan geçerek, "Harbi lan," dedim, "hayat kısa. Hiç tanımadığım birey kadın varoluş sancısı Musa ablanın dolmayan boşluğu bana dert oldu, sana ne lan?" Sonra güldüm. Sonra Camus’nün "Trajedi yaşadığın dünya ile kurguladığın dünyanın çatışmasıdır’’ tanımı geldi. Sahte kahkahalarla dolu sokaklara harbi harbi, dolu dolu kahkahalar attım ağlanacak halimle. Sonra duş alıp hemen yatmanın planını yapayım dedim. Duş deyince, bu kentin kanalizasyonuna karışan gözyaşlarının oranı, tüm dünya sıvı atıklarının yüzde kaçına denk gelir diye saçma bir hesap yapmaya giriştim. Sonra sabahki randevumu hatırlayıp uykuda kalmamak için saatimi acele ile kurmaya çalışırken önümdeki taşı görmeyip eve varmaya düşeyazdım...
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
