
CÜCE DEV
Yaşlı Cadı, yemek hazırlanmadan odadan çıkarsam eğer, beni öldüreceğini söylüyor. Kendi iyiliğim için burada kalmalıymışım. Sonra da ağır kapıyı gürültüyle üstüme kapıyor. Koridordan “Uslu uslu orda kal” diye bağırdığını duyuyorum. Penceresiz hücremin karanlık bir köşesinde diz çökmüşüm. İçimde ismini tam koyamadığım bir huzursuzluk var. Artık dışarı çıkmak istiyorum.
Kafamın içinde tekinsiz düşünceler dolanıyor. Duvarların ötesinde, Cadı’nın evin içinde ilerleyen adımlarını duyuyorum. Koridorun sonunda ki mutfağa giriyor. Ocakta, büyük bir kazanın içinde, beni küçücük tutan zehri kaynatıyor. Ben bir Devim. Bu lanet Cadı, beni küçücük tutabilmek için, her gün zehirliyor.
Uzun süredir kafamın içinde siyah bir yılanla yaşıyorum. Bu hücreye kapatıldıktan bir süre sonra, önce onu karanlıkta görmeye, sonra da duymaya başladım. Kendini bana eski bir arkadaşım gibi tanıttı. İlk andan itibaren kaçmamı öğütlüyor. Bu odadan çıkıp bir dev olmalı ve güneşi görmeliymişim. Cadı’nın yılandan haberi yok. Yılanla geceleri gizli gizli oyunlar oynadığımı bilmiyor.
Cadı bütün gün hiç susmuyor. Uykusunda bile car car konuşuyor. Sözleriyle beni sürekli aşağılıyor. Küfürleri kabuslarıma giriyor, gözlerimi açıyorum, bu sefer de iğrenç ağzı karanlıkta beliriyor. Çürük dişleri ve mor bir dili var. Yemyeşil dudaklarından beni küçük tutacak lanetler dökülüyor. Ama bilmiyor. Ben artık onu değil, kafamın içindeki yılanı dinliyorum. Yılan bana korkmamamı söylüyor. Bulunduğum köşeden kalkıp usulca hücremin kapısına doğru yürüyorum.
Kapının tokmağı benden yüksekte asılı duruyor. Yılan, bana bir zamanlar bir dev olduğumu hatırlatıyor. Adımlarımla kanyonlar açtığım, kollarımla dağları kaldırdığım ve bulutların ötesine fırlattığım aklıma geliyor. Hiddetleniyorum. Eşi benzeri olmayan bir kudretim vardı benim. Kimse bana karışamazdı. İstediğimi yer, istediğim yere sıçar ve arkama bakmadan çekip giderdim. Şimdi ise, her gün Cadı’nın pişirdiği zehri yemek, bana verdiği kaba sıçmak ve bu hücrede yaşamak zorundayım. Bir cüceye çevirdi beni. Parmak uçlarımla kapı tokmağına uzanıp ancak aşağı çekebiliyorum, şimdi.
Gıcırdıyarak açılan kapıdan, ocaktaki ateşle aydınlanan, yarı karanlık koridora çıkıyorum. Koridorun sonundaki mutfaktan Cadı’nın uğursuzca söylendiğini duyuyorum. Kullandığı kepçe, kazanın köşelerine çarptıkça, uğursuzca çınlıyor. Cereyan, kaynattığı zehrin yoğun kokusunu burnuma taşıyor. Midemden yükselen safrayı engellemek için elimle ağzımı kapıyorum. Parmak uçlarıma basarak mutfağa doğru yürümeye başlıyorum. Cadı’ya yaklaştıkça, Yılan’ın sesi heyecandan titremeye başlıyor. Sözlerine, ocakta çatırdayarak ufalanan odunların sesi eşlik ediyor. Cadı seni yalanlarıyla kandırdı. Seni daha büyük ve kudretli yapacağına söz vermişti. Buna rağmen seni öpücüğüyle lanetleyip minnacık bıraktı. Yıllarca bu karanlık hücreye hapsetti. Ama artık yeter! Ben, tekrar kudretli bir dev olmak istiyorum. Mutfağın girişinde, arkası bana dönük Cadı’yı izlerken, öfkemden tırnaklarımın avuçlarımı deldiğini hissediyorum.
Cadı’nın dev gölgesi mutfağın bütün duvarlarını kaplıyor. Cadı, uzun kambur bedenini kazana doğru eğmiş. Zehrin dumanını derin bir nefesle içine çekiyor. Sedef kaplı ince parmaklarını yanında duran kavanoza daldırıyor. Rengi kızıla çalan suyun içinden, beyaz ufak testisler alıp kazanın içine atıyor ve karıştırdığı fokurdayan zehrin içine tükürüyor. Yılanın içimde acıyla kıvrandığını hissediyorum. Zehrin kokusundan nefret ediyor. Cadı’ya saldırmamı, zarar vermemi, onu yok etmemi istiyor. Bir dev olabilmemin tek yolunun onu öldürmekten geçtiğini fısıldıyor. Haklı olduğunu bilmenin verdiği kararlılıkla harekete geçiyorum. Nefesimi tutup mutfağa giriyorum.
Kapı eşiğinden geçip odanın ortasında bulunan masanın altına saklanıyorum. Cadı kepçesine doldurduğu zehirin tadına bakarken, sessizce masanın üstüne tırmanıyorum. Masanın bana uzak köşesinde, deri bir çantanın içine düzenle dizilmiş, çeşitli ameliyat aletleri var. Bu aletlerden bir tanesi eksik. Küçük çekiç, masanın ortasında bulunan, göğüs kafesi iki yana açık, derisi yüzülmüş, tanınmaz halde olan bir hayvanın yanında, bir kesme tahtasının üstünde duruyor. Hayvandan çıkarılan organlar, öbekler halinde masanın farklı yerlerinde toplanmış. Üst üste yığılmış kanlı kulelerin arasından dikkatlice geçiyorum. Ayak tabanlarıma bulaşan kan hala sıcak. Kemikleri kırmak için kullanılan çekici elime alırken hayvanla göz göze geliyoruz. Acıyla nefes alıp verirken gözünü hızlıca bir iki kere kırpıyor. Cadı kıkırdayarak zehrin içine bir kaç tane süt dişi atıyor. Elimde çekiçle ayağa kalkıyorum. Şimdi Cadı’nın arkasında, ondan birkaç parmak yüksekte, ayaktayım. Yılan nefretle tıslıyor: Zavallı yaşlı Cadı. Ancak kendinden küçüklere gücü yetiyor.
Yılan, yavaşça çekici kaldırmamı söylüyor. Kolum, istekle Yılan’ın emrine itaat ediyor. Seyrek saçların çıktığı, büyük siyah lekelerle bezeli, yamuk kafayı inceliyorum. Beyaz derinin altında, ağaç dalları gibi kollara ayrılan, mor damarlar var. Kafanın sağ üst köşesinde ufak bir alanı kendime hedef belirliyorum. Yılan, kafamın içinde heyecanlı bir şekilde kuyruğunu kovalıyor. Bana olanca gücümle çekici o noktaya vurmamı söylüyor. Kalbim göğüs kafesimi dövüyor. Kazanın içindeki zehir fokurduyor. Çekici tutan elimin titrediğini hissediyorum. Hedeflediğim bölgedeki damar, davetkar bir biçimde, yavaşça inip kalkıyor.
Gölgem, Cadı’nın gölgesinin üzerine düşmüş. Artık bütün odayı ben kaplıyorum. Odanın sağ tarafında, duvara yaslanmış dev aynasına gözüm gidiyor. Elimde çekiçle, Cadı’nın tepesinde dikilirken, özlemini duyduğum dev gibiyim. Aynadaki görüntüm bana unuttuğum bir hazzı anımsatıyor. Bir devken, avcuma alıp sevdiğim, canım isterse de ezdiğim minik güçsüz insanların çığlıklarını duyuyorum. Dişlerimin arasında kırılan kemiklerinin anısı ağzımı sulandırıyor. Bu lanet Cadı’yla karşılaşmadan önce, kimin yaşayıp kimin öleceğine ben karar verirdim. Şimdi, uzun zaman sonra, aynı kudreti yine avcumda hissediyorum. Uzaklardan, Yılanın artık vakit kaybetmeden çekici indirmemi söylediğini duyuyorum. Ben görüntümün ihtişamına hayranlıkla bakarken, bir anda aynanın köşesinde, sinsi bakışlarıyla, Cadı’nın beni izlediğini fark ediyorum.
Gözlerimi hızlıca Cadı’ya çeviriyorum. Cadı’yı arkasını çoktan dönmüş, onu gözlerimin içine bakarken buluyorum. İri siyah gözleri, ruhumda gizlediğim en derin korkularımı su yüzüne çıkarıyor. Kafamın içinde, hiç kimsenin beni sevmediğini, istemediğini, bir hilkat garibesi olduğumu, doğmamın bir doğa hatası olduğunu duyuyorum. Cadı’dan başka kimsem yokmuş benim. Beni besleyecek, bana bakacak, beni dışarıdakilerden koruyacak kimsem yokmuş. Beni küçük tutuyormuş ki yalnız kalmayayım. Hep beraber olalım ki güvende olayım. Bu düşüncelerle, gözlerim sonuna kadar açık, Cadı’nın gözlerinin derinliklerinde kayboluyorum. Kendimi karşısında tekrar minnacık hissediyorum. Vücudum kaskatı kesiliyor. Kıpırdayamıyorum.
Yılan, saklandığı derinliklerdeki yuvasından, Cadı’nın sevgisinin yalan olduğunu bağırıyor. Haykırışı, kafamın içinde yankılanan diğer düşünceleri bastırıyor. Cadı, gerçekleri çarptırıyor, diye tıslıyor, sakın onun sözlerine kanma. Seni zayıf biri olduğuna inandırmaya çalışıyor. Halbuki sen, eşi benzeri olmayan bir varlıksın. Bu Dünya sadece senin için yaratıldı. Bundan hiçbir şüphen olmasın. Bir Dev olmak senin en doğal hakkın! Kaderinde yazılı muhteşem potansiyele ulaş. Seni, bir dev yapacak son engeli de aş! Olanca gücünle, elinde tuttuğun çekici Cadı’nın kafasına indir. Daha fazla vakit kaybetmeden! Hemen şimdi!
Yılanın dediğini yapıyorum. Cadı’nın kafasına inen çekicim atardamarını parçalıyor. Fışkıran kanı yüzüme sıçrıyor. Cadı, can havliyle ulurken elindeki kepçeyi suratıma vurmayı başarıyor. Masanın üzerinden uçup sırtüstü odanın duvarına çarpıyorum. Cadı hemen tepemde bitiveriyor. Kendime gelmeme fırsat vermeden kepçesini sırtıma indirip nefesimi kesiyor. Kafamı güç bela yukarı kaldırıyor ve Cadı’nın yüzüne bakabiliyorum. Cadı’nın suratı nefretle çarpılmış. Ulaşamayacağım bir yükseklikten kara gözleriyle beni izliyor. Ağzından tükürükler saçarak küfürler ediyor. Yılan, Cadı’nın yüzüne karşı tehditkar bir şekilde tıslıyor.
Çekici, Cadı’nın ayak başparmağına olanca gücümle vuruyorum. Çekicin sivri ucu kalın tırnağı ikiye ayırıyor, etini delip, kemiğe saplanıyor. Cadı acı içinde kepçeyi kafama doğru savuruyor, ama son anda bacaklarının arasından arkasına geçmeyi başarabiliyorum. Diz kapağının yanına çekicin sivri ucunu saplıyorum. Cadı kırılan dizinin üzerine düşüyor. Çekici saplandığı yerden çıkarmak için ayağımla kalçasından güç alıyorum. Çekici çıkarırken eklem kıkırdağı yırtılıyor. Cadı, acıyla uluyarak, omzunun üstünden bana bakmaya çalışıyor. Yerimden zıplayarak çekiçle elmacık kemiğine vuruyorum. Cadı yüzünü tutarak yana doğru yuvarlanıyor.
Cadı’nın üzerine tırmanıyorum, dizlerimi omuzlarına bastırıyor ve kasıklarımla boğazını sıkıştırıyorum. Onu çenesinin altından kavrayıp kanla kaplı suratını karşımda tutuyorum. Bir gözü şişerek kapanmış. Kafasındaki yarıktan akan kan bütün yüzünü kaplamış. Cadı’nın yüzüne bakarken ilk tanıştığımdaki hali aklıma geliyor. Beni güzelliğiyle nasıl da kandırmıştı. O gün, doğan güneşin ilk ışınları gümüş saçlarına vuruyordu. İnce ipek elbisesinin altından beyaz bedeninin hatlarını görebiliyordum. Birçok köy bana, onlara dokunmamam için, önceden de bakireler sunmuştu. Kurbanlar genellikle ağlayıp zırlar, onları yememem için bana yalvarırlardı. Tepenin üzerinde ki bu minik kadın ise karşıma dikilmiş ve bana kendinden oldukça emin bir şekilde durmamı emretmişti.
Bu cesur varlık karşısında etkilenmiştim. Daha önce, kimse bana birşeyi yapamayacağımı söylememişti. Kendimi merakımdan diz çöküp onu dinlerken bulmuştum. Bana, öfkemin kaynağının kendime değer vermemem olduğunu söylemişti. Beni dev yapan bencilliğim bir lanetmiş. Dev olarak kalmak istiyormuşum, çünkü diğerlerinden ayrı olmak, bana kendimi özel hissettiriyormuş. Acımasızlığımın altında yatan asıl neden zayıflığımı göstermekten utanıyor olmammış. Bu utanç, aynı zamanda yalnızlığımın da sebebiymiş. Gerçekte tek istediğim, ait olduğumu hissedeceğim bir yuvaymış. Ama ötekilerin bana zarar vermesinden korktuğum için asla küçülmeye cesaret edemiyormuşum.
Cadı’yı dinlerken onun beni bu dünyada anlayan tek kişi olduğunu düşünmüştüm. Kimse biricik ruhumda hissettiğim çarpışan duyguları bu kadar çıplak önüme sermemişti. Birinin beni ilk kez anlıyor olmasının verdiği hisle ağlamaya başlamıştım. Cadı havada uçarak yanıma gelmiş ve parmağıma dokunmuştu. Eğer istersem, beni yalnızlığa mahkum eden bu lanetten kurtarabileceğini söylemişti. Bana kendimi ait hissedebileceğim bir yuva verebilirmiş. Bunun için bana uzattığı kadehteki zehri içmem ve ardından onu dudaklarından öpmem yeterliymiş. Bu sayede küçülecek ve onunla beraber evinde yaşayabilecekmişim. Bir daha yalnızlık çekmeyecekmişim. Küçüldükçe, büyüyecekmişim.
Cadı işte beni böyle kandırdı. Bir şişe zehir ve öpücükle beni minnacık yaptı. Kendime geldiğimde bir cüceye dönüşmüştüm. Bir köpek kafesinin içinde, dizlerimin üzerinde sıkışıp kalmış, hapsedilmiştim. Cadı, içinde olduğum kafesi çamurlu bir yolda itiyordu. Bata çıka ilerleyen kafesi bir köy meydanının ortasına kadar sürdü. Bir anda etrafımızı uyuz, pis kokan, çirkin köylüler sardı. Kalabalık güruh bana hakaretler etmeye, taşlamaya, üzerime hayvan dışkısı atmaya başlamıştı. Cadı beni nasıl aldattığını herkese gururla anlatıyordu. Nasıl da onun saf güzelliğine ve tatlı sözlerine kanmıştım. Köylüler kahkahalarla aptallığıma güldükçe iyice küçüldüğümü hissettim. Cadı’ya baktığımda yüzününün karşılaştığım kadının yüzü olmadığını gördüm. Beni öpen Cadı değildi artık o. Maskesini çıkarmış, şimdi avcumda sıktığım, gerçek iğrenç suratını ortaya çıkarmıştı.
Kulübede, sıkıca tuttuğum yüzünde, beni kafeste sergilerken ki kibirli ifade kalmamıştı. Artık benim altımdaydı. Bana korkuyla bakıp yalvarıyordu. Çekici var gücümle ağzının ortasına gömdüm. Sonra bir daha vurdum. Sonra bir daha. Bir daha. Bir daha. Kafamın içindeki yılanın nefesi kesilip sesi çıkmayana kadar vurdum.
Onun saçlarını kafasından yoldum. Bedeninden ellerimle et parçaları kopardım. Duvarları onun kanıyla boyadım ve cansız bedenine soğuk ahşap yerde tecavüz ettim. Onun bedeni benim kudretli gücüm altında ezildi, küçüldü, bir bulamaç haline geldi. Ondan artakalanları dilimle ağzıma atıp çiğnemeden yuttum ve kemiklerini midemde eritip püre olarak sıçtım. Sıçtığımı avucuma alıp çıplak bedenime sürdüm. Boy aynasının karşısına geçtiğimde odayı dolduracak kadar büyümüştüm.
Ayağa dikildiğimde evin çatısı paramparça oldu. Dolunaya doğru kafamı kaldırdım ve yıldızlara özgürlüğümü haykırdım. Bundan böyle herkes artık benim geri döndüğümü bilecekti! Benimle dalga geçenler, beni küçümseyenler, beni yok sayanları parça parça edecektim. Etrafımı saran ormanın sınırındaki köye doğru yürümeye başladım. Attığım her adımda ağaçlar devrildi, büyük çukurlar açtım ve dağları yerinde titrettim. Bütün dünya sanki varlığımın ağırlığı altında eziliyordu. Ve ben, bana korkuyla bakan her gözün karşısında, bir boy daha büyüyordum.
Yeni cüssemle köyün tepesine dikildim. Köyün sokaklarında kaçışan insanları alayla izledim. Beni tanıyanlar korkudan tir tir titrediler. Bakışlarını kaçırıp oldukları yere çömdüler ve Cadı’yla aynı kaderi paylaşmamak için yüzlerini toprağa gömdüler. Beni önceden aşağılamış olanların dualarını duymamazlıktan geldim. Onları başparmağımla teker teker ezdim. Korkudan altına kaçıranların bazılarını ise affettim. Tatlarının bozulmasına üzülerek yanlarından hiçbir şey yapmadan geçip gittim.
Önüme çıkan her şeyi yakıp yıkıp yiyerek canımın istediği yöne yürüdüm. Ayaklarımı göremeyene dek, kafam bulutları aşıncaya kadar büyüdüm… Tüketecek bir şey kalmadığında, yalnız başıma dünyanın en yüksek tepesine oturdum ve uçsuz bucaksız uzayı izlemeye başladım. Devasa gezegenlerin amaçsızca dönüşlerini, ulaşılmaz mesafelerdeki yıldızların anlık parlamalarını ve Güneş’in büyüleyici ateşini seyre daldım.
Sonsuzluğun bulunduğum bu ıssız köşesinde kendi kendimi kucakladım. Benden başka kimse yoktu artık burada. Doymak bilmez açlığım varoluşun kayıtsızlığıyla beraber kayboldu gitti. Beklentilerim, arzularım ve ihtiraslarımın gürültüsü sessizliğin karşısında yavaşca dindi. Kimse beni burada bundan böyle üzemeyecekti. Bana haksızlık yapamayacaktı. Beni yok sayamayacaktı. Artık Ben, Yılan’ın bana olacağımı söylediği, kudretli, dokunulmaz, uzlaşılmaz, kimsesiz bir dev olmuştum. Bu eşsizlik anında kendimi hiç olmadığı kadar minnacık hissettim. Zayıflık hissi aşağılanmışlık duygusunu da beraberinde getirdi. Cadı’nın ilk karşılaştığımızda söylediği sözleri aklıma geldi. Anladım ki büyüdükçe, aslında küçülmüştüm.
Tekrar bir dev gibi hissedebilme umuduyla, eğilip bacağımdan büyük bir parça kopardım ve ağzıma attığım etimi, kosmosu izlerken, yavaşça çiğnemeye başladım.
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
