
YALNIZLIĞIM BAŞKA BİR BEDEN ARIYOR
Her sabah uyandığım Kartezyen
benliklerime…
I.
Dışarı çıkıyorum ve insanların içine karışmaya çalışıyorum. Bana yabancı olan insanlar ile bağ kurmaya çalışıyorum. Kendilerini filtrelerin dünyasına hapsetmiş insanların dünyasına adapte olmaya çalışıyorum. Bir fotoğrafın üzerinde oynanmış ve “mükemmel” olmuş insanların dünyasında yine yalnızlığı, dostumu buluyorum. Saçma sapan kıyafetler ve aksesuarlar ile taklitçi güruhlar sağımdan solumdan geçmeye devam ediyor. Yüzlerinde zamanın getirdiği herhangi bir çizgiyi bulamıyorum. Herkes bana yabancı. Herkes kendisine yabancı. Yürümeyi sürdürüyorum ve kendimi bulmaya çalışıyorum. Kaybetmişim benliğimi kalabalık caddelerde, renkli sokaklarda bulmaya çalışıyorum. Herkes ve her şey içimdeki beni bulmamı engelliyor. Vazgeç(e)miyorum aramaktan, yürümekten.
Ara sokakta bir bar buluyorum. Sakin. En sevdiğim. Ben ve yalnızlığım iki kadeh içmek istiyoruz. Ben bira içiyorum. Yalnızlığım votka istiyor. Ama hesabı ben ödediğim için yalnızlığım benim biramdan yudumlamaya ikna oluyor. Mekândaki hafif müzik biraz beni sakinleştiriyor. Ama bu sefer yalnızlığım ağzı bok gibi küfürler ile üstüme saldırıyor. Karşı masadaki kadını gösteriyor. O kadar yorgun hissediyorum ki kendimi ona yürüyecek gücü kendimde bulamıyorum. Bana bakıyor ve gülümsüyor. Özenti tiplerden olduğunu düşünüyorum. Ve içmeye devam bugün… yok, sakin ol dostum.
Gerçekten insanlar sıkıcı bir hal almadı mı? Siz siz olun birbirine benzeyen kadınlar ve erkeklerle birlikte olmayın. Düşünsenize dışarı çıkıyorsunuz ve güzel insanları seyrediyorsunuz. Bir parkta bankta oturup bunu yapmışsınızdır. Bir yığın farklı insan, bir yığın hikâye vs vs… ama artık bu eğlenceli olan bir durum değil çünkü şu sikik dünya da tüm kadınlar ve tüm erkekler birbirine benziyor. Sinirlendim. Yine. Neyse, neredeydim ben…
Biraz bira biraz tekila, güzel bir akşam, sıcak bir karanlık. Kendimi buluyor gibi oluyorum ve geliyor kafası hafiften ve dostum yalnızlığımı çağırıyorum. Kendisi yine birtakım piçlikler peşinde koşuyor. Ve karşı masada oturan kadın halen yalnız. Bana bakıyor ve gülümsüyor, yine (bunu romantik buluyor sanırım). Sanırım aykırı görünen ama aslında sırandan bir taklitçi. Yani umarım değildir. Hesabı istiyorum, kadınında duyabileceği şekilde. Kadın da hesabı istiyor, benim duyabileceğim şekilde. Garson önce kadının hesabını aldı. Kadın yavaş hareket ediyor. Hesabı ödedim. Kadın halen yavaş hareket ediyor. Umarım yatakta da bu kadar yavaş değildir. Kadına sırıtarak (hayır gülümseyerek değil o saçma bir romantiklik) yanından geçiyorum, kapıya çıkınca durdum tütün torbamı çıkarıp bir sigara daha sardım. Arkamdan gelip aniden sigaramı elimden aldı ve yaktı. Kendime de bir sigara sarıp yaktım. Yokuş aşağı doğru yürümeye başladık. Konuşmuyor. Sormuyorum. Sadece izliyorum. Biraz bira biraz tekila güzel bir akşam, sıcak bir karanlık ve güzel (sanırım) bir kadın…
Durağa koşuyorum, yine son otobüse kaldık. Sanırım fazla oyalandım yol üzerinde… Otobüs şoförü frenden çekti ayağını verdi gazı ve ben yine en sevdiğim çocukluğumu yaparak hareket etmeye başlamış araca atladım, şaşkın bakışlar üzerimde. Sırıttım. Ve devam ettim. Otobüs sakin üst kata çıktım ve ön koltuğa çöktüm. Berbat ışıklar saçan bok betonlardan şehri izleyerek yolculukta uyuyakaldım…
“HEY, KALK.” Biyolojik saatinizden bazen nefret edersiniz. Çünkü bazen kaçırmak istersiniz durağı, bazen hiç uyanmamak istersiniz. Hayatın sıkıcılığında boğulmak istersiniz. Sessizce bir ölüm. Ama yapacak işler vardır. Alınması gereken intikamlar, unutulmaması gereken anılar vardır.
-Ne var?
-Geldik. Hadi.
Otobüsten indim ve yokuş yukarı yürümeye başladım. Alkolün kafası gitmiş. Berbat bir akşam, soğuk bir karanlık sardı etrafımı. Kadın çoktan gitmişti.
-Neredeydin?
-Derinlerde. Sen?
-Iıııııııı………………….
-Tamam tamam, kızı siktin mi?
(Kendi içinizde de hayatı kibar yaşıyorsanız ‘seviştin mi?’ diye okuyabilirsiniz ama asla içinde kibar olamazsın)
-Rahat bırak beni.
-Sikmişsin. AHAHAHA
-Sen ne haltlar karıştırıyordun?
-Telefon numarasını aldın mı?
-Vermedi…
-Hmmm… pek üzüldüğümü söyleyemem. İşimize geri dönmemiz lazım. Soruna cevap vereyim. Derinlerdeydim. Kazıyordum. Arşivleri biraz kurcalıyordum. Ve…
-Yeter! Terk et beni artık. Yalnız bırak beni. Tek kalmak istiyorum.
-Bunu istesem de yapamam biliyorsun. Ben senim, sen bensin. Yalnızlık tek kelimelik bir oksimorondur. Ayrıca en yakın dostun benim.
-Peki. Tamam. Ne yapalım. Öyle olsun. Pek seçeneğim yok sanırım.
-Şuradaki eski arabayı gördün mü? Evet, bak şimdi ondan benzin alalım ve eski günlerde olduğu gibi yakalım. Herkesi her şey ile birlikte… Biraz eğlenmiş oluruz. Ne dersin?
-HAHAHA… Bizim de sıramız gelecek eski dostum. Bekleyelim ve kazalım derinlere, sıramız geldiği gün herkesi her şey ile yakacağız. Ve alacağız intikamımızı. Tarihten, edebiyattan, sistemden…
Ve suratımdaki saçma ifadelere bakan tek tük insanlara diyemiyorum, yalnızlığım ile içimde ciddi bir araştırma ve tartışma içindeyiz diye… yıkımı örgütlüyoruz… geçmişten ve gelecekten intikam için yaşıyoruz.
II.
Ağzım dünden kalan alkolün ve nikotinin etkisi ile bok çukuruna dönmüş vaziyette. Gözlerimdeki çapaklar yüzümün her tarafını sarmış durumda. Alkolün ve yorucu bir gecenin sonunda derin bir uykuya dalmıştım. Sanki hiç uyanmayacakmış gibi. Gözlerimi tekrar açamıyor oluşumun rüyasını görerek uyanmış bulundum. Acı ile. Harap olmuş bir şekilde.
Kuşların soprano/tenor ve horozların brutal vokalinin eşliğinde güneş doğuyor. Beton yığınından çıkıp ormanın içinde yoksul kondular da yaşamanın aslında zaman içinde bir lüks olduğunu fark ediyorum. Ama bunun edebiyatını yapmaya bayılanların sevdiği gibi değil, onun için dövüşmüş olanlar gibi seviyorum. Gün başlıyor. Bir öncekinden pek bir farkı olmayan ama yeni bir gün işte.
Biyolojim ve psikolojim aralarında sürtüşme yaşamakta. Biri uyandırmakta, diğeri fişi çekmeye çalışmakta. Biri gücünü toparlamaya çalışmakta, diğeri ipleri salmış durumda. Biri yaşanacak çok şeyin olduğuna dair inancı ile bedenimin genç olduğu iddiasında, diğeri yeterince yaşadığımın düşüncesinde. Sonuç mu? İşte, bedenim bu birliktelik ve zıtlık ile mücadele içerisinde ayakta duruyor.
-HAV-HAVHAV-HAVHAVHAV…
– Evet. Tamam.
(Dostumuzun yemek zamanı gelmiş)
Yataktan çıkmak için neden ararken neden kendini yaratıyor. Yaşamak için durum bu kadar basit olmuyor. Yaşamak ve yaşamımızı sürdürmek için nedeni biz yaratırız. Basit gerekçeler ile yaşıyorsak eğer aslında birer ölüye dönüşmüş oluruz. Yani dünya nüfusunun büyük çoğunluğu gibi. Yaşayan ölülere dönüşmemek, tüm gayretimiz belki de sadece bunun içindir.
Yaşamak için kaybettiğimiz nedeni aramak bile yaşamak için büyük bir nedendir. Belki de sonlandırmak için büyük bir nedendir. Her iki durumda da sonuca gitmek için zaman gelmiştir. Artık önemli olan karar verme zamanıdır. Zaman akıp giderken kendi kısır döngümüzü sürdürüp duruyoruz. Kaybedenler kulübüne dönerken, yenilgiden zafer elde etmek için uğraşıp duruyoruz. Bir kavga daha… Bir umut daha…
-Hey! Ne yapıyorsun?
-Tüm sıkıcılığı ile hayatımı sürdürmeye çalışıyorum. Ya kendine bir beden bul ya da benim ile ölmek üzeresin.
-Bu kadar kolay mı?
-Hayır. Değil. Ama…
-Ama ile başlayan cümleler kurmaya başladıysan eğer zırvalamayı kes. İnsan net olmalıdır. Net değilse… Bana o karikatürü hatırlatma. Alıntı yapmayı ikimizde sevmiyoruz.
-Ne zaman ‘biz’ olduk?
-Tek kaldığından beri. İnsanlar tek kaldığında içinde bir yalnızlık olur ve işte o yalnızlığı fark edenler, onunla konuşanlar artık yalnız değildir. Hasta değilsin endişelenme sadece delisin. İyi anlamda.
-Peki! Sadece Tek kaldığında mı yalnızdır insan?
-Elbette ki hayır. Bu sadece senin şu an ki durumunu anlatmak için ifade ettim. Yani aslında ben ortaya çıktığımdan beri olan durumdan bahsediyorum. Yoksa, yalnızlık derin bir kavramdır. Gariptir, mesela, insan için bazen bir ihtiyaç olur, bazen bir tutsaklık, bazen bir tutku, bazen bir hastalık, bazen sonu gelmeyen dipsiz bir kuyu, bazen huzurun kendisi, bazen…
-Benden habersiz bir şeyler mi okuyorsun sen?
-Hayır. Senin önceden okuduğun saçma sapan şeyler buna neden oluyor. Yani sonuçta aynı şeyleri kullanıyoruz. Onu bunu bırak da yıkan, dişini fırçala berbat kokuyorsun. Alkol, sigara ve o kadının parfümü…
Yorgunluğum geçmiyor. Yalnızlığım beni terk etmiyor. Kuvvetli bir tutsaklık misali. Ne uyku ne kitaplar ne filmler ne de müzik onun gitmesine engel olmuyor. Uyarı zili devreye girdi. İhtiyar dostum yabancı birinin geldiğini haber veriyor. Postacı. Modern dünyadan yok olmasına çeyrek kalan haberciler. Mektup. Modern dünyadan yok olmasına çeyrek kalan bir iletişim aracı. Davacı, davalı, mahkeme tarihi, suç… Yine ne yapmışım…
Kahrolası düzenine çomak soktuklarımız, kara gün habercileri, kara gün haberi. Yarınlar için dövüşenler, bugünün tutsakları… Ve yalnızlık bir tek başına kalmışlık değil, sadece az kalmışlık sorunudur. Keşke herkes bizim gibi yalnız kalsa o zaman hiç yalnızlık olmaz.
III.
Saniyeler dakikaları kovalarken, dakikalar saatlere yürürken, saatler belirsiz günleri getirirken, gün güne devrilirken, haftaları, ayları, yılları çalıyor ömrümden zaman. Sıkışmışlıktan, boğulmalardan, kâbuslardan, yalnızlıktan kaçamıyorum. Çaresizliğe karşı verilen birçok savaş gibi sürmekte zaman. Hayatın bir kumar olduğu konusunda hem fikirsek eğer kumarda kazanıyorsa kasa hep, hayatta da kazanan hep zaman oluyor. Ama bir tür bağımlılık işte yaşamak. Bu yüzden oynamaktan vazgeçmiyoruz. Vazgeçtiğimizde ise çok sıkıcı oluyor her şey. Diğer herkesin sıkıcı hayatlarını yaşamamak için bu kumarı seviyorum.
Normal bir yaşamda, oku (hayallerini ertele), sev (hayallerini ertele), çalış (hayallerini ertele), evlen (hayallerini ertele), çocuk sahibi ol (hayallerini ertele) ve diğer yaşamsal zorunluluklar, omuzlara yüklenmiş sorumluluklar yapılırken emekli ol ve hayallerini yorulmuş bedenin ile yapmaya çalış. Sonra başlar ölüm döşeğinde pişman bakışlarımız benliğimizi yerken buluruz kendimizi. Yap(a)madıklarımıza, yapmak istediklerimize hayıflanarak geçer son zaman dilimlerimiz. İşte o son an’a gelmemek içindi yaptığımız delilikler. O an’ ı yaşamamak için yaşadık/yedik hayatımızı. Helal-ı hoş olsun.
Yine de okuyabiliriz (hayallerimizi ertelemeden), sevebiliriz (hayallerimizi ertelemeden), çalışabiliriz (hayallerimizi ertelemeden), evlenebiliriz (hayallerimizi ertelemeden) ve diğer yaşamsal zorunlulukları ve omuzlarımıza yüklenmiş sorumlulukları yaparak emekli olabiliriz. Tüm zamanımızı uçlarda geçirirken bunları yapıyor olabilmek sadece kaçmak için ikinci bir hayatı (yedek bir hayatı) organize etme çabamızda olabilir. Ya da orta sınıf veya burjuva hayat koşullarına sahip olmak ile ilgilidir. Belki de o kültürle boğulmak ile ilgilidir.
Kumar, ikinci bir şansı düşünerek arka cepte tutularak oynaması imkânsız bir oyundur. Ya hep ya hiçtir. Hayat da ikinci bir şansı düşünerek arka cepte tutularak organize edebilmenin yolu yoktur. Bu organizasyon içinde olanların sıradandır hayatları.
Düşünürken bunca şeyi dalıyorum sokaklara, yalnızlığım beni tek başına bıraktı. Bugün gerçek anlamda yalnızım. Ama kötü dostum sigaram yine yanımda. Oynarken hayat kumarını zamanımı bol keseden harcamaktayım, bonkörce. Hiç tükenmeyecekmiş gibi. Yeniden kazanabilecekmişim gibi. Sanki bir fabrikada üretim bandından çıkıyormuş gibi. Zaman, seri üretimden çıkan her yeni yaşamı, bilinçli/bilinçsiz çiftleşme ile yeni kurbanlarını içine çeker.
Bilinçli çiftleşme ile doğan çocuklar birer ‘evcil hayvan’ dan veya bir ‘oyuncak’tan farksız gibidir. Çiftlerin gelecek planlaması içinde yer alan ve kendilerine bakıcılık yapsın diye üretimden çıkartılıp ‘kusursuz’ yetiştirilmeye çalışılan, sosyal medya reklamı, mutlu aile pozları, tatlı çocuk pozları. Ailelerin ego tatmin metaları ya da ailelerin lanet okuma duvarları olarak var olmakta.
Bilinçsizce çiftleşme örnekleri daha eğlenceli oluyor; alkol etkisi, yırtık prezervatif, geri çekilmede zamansal hata, kullanılmayan haplar, alınmayan/alınsa da işe yaramayan tedbirler… Örnekleri düşününce daha tuhaf sonuçlara varmak mümkün. Ama o çocuk içinde hayat enteresan örneklere gebe oluyor.
Saçma sapan düşüncelerde kaybolurken, anlamsız sonuçlarda boğulurken, sokaklarda sidik ve kusmuk kokusu üzerime sinerken, betonlar ve gri duvarlar faşistçe yüzüme bakarken, renkli aralıklarda yalancı kahkahalar ve suratlar, düşünürken bunca şeyi kayboluyorum sokaklarda, yalnızlığım yokken daha da kötü oluyorum. Son sigaram ağzımda, dertleşecek bir dost arıyorum. Kaybolmak bazen yolunu bulmaktır. Yanan r ateş, bir şişe şarap, orta yaşlı bir şarapçı. Bir paket sigara alıyorum son param ile. Sigarayı uzatıyorum şarapçıya. Oturacak yeri gösteriyor bana. Anlıyor yalnız insan yalnız insanın halinden. Uzatıyor şarabı sigaraya karşılık olarak, dostça.
Gecenin aydınlığında sızıyoruz, kayboluyoruz.
IV.
Kalem, kâğıt, sigara manuel mod açık, karalamalar için hazırlık tamam. Haklısın. Müzikte önemli bir etken. Ama en önemlisi yalnızlığım ile başlayacağım. Kâğıda, kalem ile zevkli veya zevksiz sözcükler boşaltacağım. Olmuyor. Kalemi tutmayı unutmuşum gibi. Kalkmıyor. Biraz mola vermenin iyi olacağını düşünerek, düşünsel dünyamda kalemi yalnızlığıma bırakıyorum. Ve izin veriyorum anılarımı kâğıda gelişi güzel boşaltmasına.
“Güneş tüm kızıllığı ile aydınlatmaya ve yakmaya başladı yürekleri. Geceden koşarken yeni güne öfke akıyordu. Yorgun gözler, öfkeli gözler, uykusuz gözler, umutsuz gözler, âşık gözler, savaşçı gözler, yalnız gözler… Akıyordu sokaklardan, denizini arayan nehirler gibi. Yatağından taşmak üzere olan bir nehir gibi akmaktaydı. Nehrin ince damarlarından eklenenlerle taşma her an yaşanabilirdi. Deniz ile buluşmak için akıntı hızlanmakta, büyümekte önüne çıkan engelleri bir bir aşmakta. Sürüklemekte önünde duran her şeyi. Taşları, kayaları, ağaçları, insanları, caddeleri yıkarak ve yakarak akışını sürdürmekte.,
Kollar artık ilkel dönemden kalma mancınık olarak kullanıyordu. Taşlar, şişeler, avuca sığacak her türden sert cisim iniyordu düşmanın üzerine. Artık bir suçun ötesine geçti şiddet, politik-toplumsal bir intikam olgusunda buluşmuştu. Artık vakit gelmişti. Ahtapotun avını sarma girişimi gibi sarmaktaydı düşmanını büyük caddelerden kent merkezine saldıran kalabalıklar.”
Hayır, hayır şimdi değil. Bunu daha sonra yazmak gerekiyor. Şu an hazır değilim. Bunu anlatmak için zamana ihtiyacım var. Bu kısaca üstünden geçebileceğim bir konu değil. Bu çok ciddi bir konu. Şiddet, gerilim, korku, ‘toplum sağlığını’ bozabilecek bir hikâye. Ayrıca şimdilik kısa bir şeyler düşünmekteyim. Başka? Ne var kesemizde?
“Bir yerden başka bir yere gitmek, bir alışkanlıktan bir diğerine alışmak, sanki dünyalar arasında bir yolculuk, değişim o kadar basit ve alışmak o kadar kolay olmuyor. Kahramanımız yolculuğa çıkarken ki heyecanı üstünde dalıyordu sokaklara, büyük caddelere, geniş düzlüklerde yürümenin rahatlığından uzaklaşmış olduğunu fark etti. Sürekli çarpışan omuzlar, burun buruna gelmeler, sert bakışmalar… bir lunaparkta çarpışan arabalar misaliydi kent. Artık daha boğucu daha karamsar daha kirliydi. Tabi kime göre neye göre…”
Yalnızlığım benim, depresyona sokmak için mi varlığını sürdürüyorsun, yazman sana da bana da iyi gelir diye düşünmüştüm, kalem sende ama hep boğuyorsun beni. Hiçbir kalem kendi ölümünü yazamaz, çünkü oyunun kurallarının dışına çıkıyoruz. İstediğini bir gün alacaksın, muhakkak, ama şimdi değil. Biraz güzel birtakım hikâyeler anlatsak. Yok, hiç anımız yok. Hep mi toplumcu-gerçekçi anılarımız? Biraz daha bireysel takılalım dedik oradan da tepkimizi koymaktan alamadık seni.
“Yeni bir yol bulundu. Ya da yeniden birçok kişinin tekrar tekrar keşfettiği bir yol. Artık saldırmak, yumruk sallama vakti. Dövüşmek her yerde her şey için. Yeniden ve yeniden savaşmak, ayakta durmak, kafayı eğmeden yaşamak, vazgeçmek yerine mücadele etme zamanı. Her şeyde olduğu gibi sadece bir başlangıç yani bir patlama noktası lazımdı. Ve bulundu. Kahramanımız güçlü olmak cüretini kazanmak için ruhunu, benliğini, kendisini ortaya koyuyordu. Varlığından beslenmeye karar vermişti. Çünkü kendinden uzaklaşarak var olmaya çalışmak bir yok oluşa sürüklerken kendini, şimdi nereden geldiğine kim olduğuna sahip çıkarak kendinden olanı anlatarak yaşayabilirdi.”
-Bak işte şimdi oluyor…
-Kesme beni…
“Yıkımı örgütlemek ne kadar zor ise yıkımdan yeniyi inşa etmekte bir o kadar zor oluyordu. İlk adım ne kadar önemliyse gidilen yoldan sapmamak da bir o kadar önemliydi. Delicesine savunmak için, delicesine yaşamak, delicesine savaşmak, delicesine var olmak ve olmaya devam etmek. Delilik, artık popülist bir espri gibi dursa da, kahramanımız o popülizme savaş açmıştı. Delilik ona ve onun gibilere aitti.
Patladı, birikmiş olan öfke ve benlik. Şimdi yolunu bulmaya doğru akıyordu. Deniziyle buluşmak ve okyanus olmak istiyordu. Gezegenin korkulu rüyası olmak, bir hayaletten fazlası, gerçek olduğunu göstermek istercesine akıyordu yaşamın içine. Şimdi kusmak yok bilinçli yumruklama zamanı gelmişti.
Bazen sadece basit bir şekilde atılan bir adımdır. İşte o adım atılmıştı. Okuduğunuz hikâye bunun başlangıcıdır.”
Olmuyor. Bazen bulamıyoruz hikayemizin rengini, çizgisini, yolunu… İnadına yazmaya alttan alta mesaj mı vermeye çalışıyoruz acaba? Gerek var mı? Ama hikayemizde şiddet, kan ve vahşet olduğu kadar güzel şeylerde var. Bu kadarı yeter olmuyor. Güzel ve şirin şeyler yazmak anlamsız olmaya başlıyor zaten. Sert ve acımasız olandan bahsetmek belki de en iyisidir. “Bu dünya belki de başka bir dünyanın cehennemidir” öyle değil mi? Cehennemi cennet yapmaya çalışmak bir sanattır. Bunun için savaşmak, dövüşmek, kazanmak ve yenilmek ise kaçınılmazdır. Bir koyun sürüsünün içinde ısrarla mücadele etmek. Hikayemiz yıkımdan beslenmekte. Dünyamız gerçek bir distopyadır. Distopik eserleri aslında realist birer eser olarak bile kabul edebiliriz. Ütopya halen bir sığınaktır. Bir aptala nasıl aptal olduğunu kabul ettirmek imkansıza yakınsa bu dünyayı distopyadan ütopyaya çevirebileceğimiz konusunda ikna etmek, hayır, anlatabilmek, hayır, ifade edebilmek bile bazen imkânsız derecede zor olabiliyor. Sonra herkes için bir deli oluveriyorsun.
V.
Dipsiz bir kuyu içinden çıkmak için taşların arasını yontuyorum, ayaklarım ve ellerim için küçük boşluklar yaratıyorum. Tırnaklarımı kırarak ve kanatarak ellerimi, ayaklarımı tırmanıyorum küçük bir ışık süzmesine. Her bir adımda ve tutunuşta yeni bir yontu açıyorum taşların arasına, dipsiz geceleri düşünüyorum. Karanlık bir köşede gizli bakışları kolaçan ediyorum. Dikkatim dağılıyor, etlerim acıyor, gözlerim yorgun, düşlerim tutsak düşüyorum, tekrar, tekrar ve tekrar…
Dipsiz kuyumdan uyanıyorum. Kalkıyorum. Yoğun bir baş ağrısı ve sırt ağrısı ile absürt rüyalarımı hatırlamaya çalışıyorum. Anlamsız rüyalar birer kâbus etkisi yaratıyor. Üzerimdeki yorgan çok ağır geliyor. Döşeğim sanki çivili yatak gibi vücudumun her santimetre karesine batıyor. Yastığım bazen var bazen yok. Aynı aklım gibi, gidip geliyor.
Ve işte yine dünün aynı bir gün, herkes için aydınlık benim için en basit ifade ile bir ışık süzmesi beliriyor ufukta. Ama çok uzak bir yerde beliriyor. Oraya ulaşmak çok zor bir hal oluveriyor, zaman ilerledikçe, yaş geçtikçe. Atılacak adımlar, ortaya konulan hedefler, sayısız yenilgiler domino etkisi olarak devam ediyor.
Kahvaltı ve sigara keyfinden sonra hazırlanıyorum dışarı çıkmak için. Nereye, kime ve kimlere değil, hiçbir şey ve hiçbir kimse için hazırlanmıyorum. Sadece üzerimi giyiniyorum. Acaba biraz hava katabilir miyim kendime diye düşünmüyorum. Üstüm başım ne kadar nikotin kokuyor bilmiyorum, duyarsızlaşıyor burnum. Ama fena görünmüyorum. Dişimi fırçalamış olmamın yarattığı bir ferahlık var. Zaten duş da almıştım. “Duş almak” garip bir deyim gibi geliyor kulağa, “yıkandım” demek daha basit, daha doğru gibi geliyor kulağa. Bak yine gidip geldi aklım. Neyse fena değilim işte gayet “normal” görünüyorum. Artık çıkabilirim.
Gelen ilk otobüse bineceğim. Çok düşünmeye ihtiyacım yok. Zaten nereye gittiğimi bilmiyorum ki bir buluşmam yok, bir planım yok, bir amacım yok, bir hobim yok, bir de ben yokum kendimde. O olsa yerinde ne çok şey yapardım. Keyifli dostluklar kurar, keyif aldığım işleri ve etkinlikleri yapardım. Tabi olsaydı yeteri kadar para cebimde. Yani yine terso bir durum var.
Yolculuğum Beyazıt yönüne doğru eğer sıkılıp da inmezsem otobüsten, mesela yoğun parfümden, ağlayan çocuklardan, aptal ebeveynlerinden, sosyal medyada komikli videolarını izleyen, izlerken bize dinleten o kişiden, bağıra çağıra konuşarak diyalog kurabilenlerden, geri zekalı ergenlerden, toplu taşımanın durumundan şikâyet edenlerden, şikâyet ederken onay beklemesinden, şikâyet eden kişiye atar yapanlardan, yine uzun bir liste oluştu. Durmazsam daha da yazabilirim.
Beyazıt’a kadar dayandım. Çok bir sorun çıkmadı. “Çok Şükür.”
Biraz sahaf turu atmak iyi bir başlangıç olacak. Eski kitaplar yeni umutlar. Biraz kitap tozu almak istiyor vücudum. Yırtılmış ve yıpranmış kitapların dediklerini duymak istiyorum. Ne çok çile çekmişlerdir kim bilir. Ne umutlar ile bir çocuğa hediye edilmiştir. Belki bir sevgiliye, bir öğrenciye, bir dosta ya da kendine almıştı bu kitapları parasızlıktan satmıştır. Belki de yalnız kalmıştı. O öldükten sonra satmışlardır belki de acaba onu bile yapmamış ve atmış olabilirler mi bir yere, kim bilir. Sonuçta artık oradalar. Artık yeni dostlar edinmek için bekliyorlar, umutsuzca. Artık kimse yüzlerine bakmıyordu eski insanların ve kitapların. Çok yalnız hissediyorlar kendilerini.
Beyazıt tramvay caddesinden aşağı doğru yürüyorum. Ara sokaklara girip çıkıyorum. Ara ara durup bir tütün sarıp yürümeye devam ediyorum. Eskimiş yerlerin güzelliğini seyre dalıyorum. Kalabalık şu an çok kötü gelmiyor. Eminönü ve sonra Karaköy’e varıyorum. Nereye devam edeceğimi bilemiyorum. Kafam karışıyor. Yokuş çıkmak istemiyorum hiç, en iyisi düz devam etmek. Sadece yürüyorum, yorulmak için, düşünmek için. Adımlarım hızlandıkça düşünme hızım artıyor. Fikir çatışmalarını daha hızlı yaşıyor ve kontrol etmek için ara sıra yavaşlıyorum. Sonuç elde etmek kolaylaşıyor. Beşiktaş’ a varırken yorgun düşüyorum. Biraz soluklanmak için bir yere oturdum. Önce bir çay içtim. Sonra bir oralet içip çıktım. Eski bir dostum ile ritüelim gelmişti aklıma, güldüm ve devam ettim. Dinlenmiştim. Otobüs durağına doğru yürüdüm. Çok kalabalıktı. Ama dayanabilirdim. Bu durumun üstesinden gelmeliydim.
Düşüncelerim yerli yerine otururken, otobüsten inme zamanı geldi. Biraz daha kuvvetli hissediyorum kendimi. Yürümek epey iyi geldi. Aslında bunu sürekli yapıyordum ama bu sefer daha iyi geldi. Yürüyüş temposu arttıkça çatışan fikirlerim, molalarda toparladığım ve süzgeçten geçirdiğim anlar epey işe yaradı.
Düşünce basit ve netti. Neden ışık süzmesine varabilmek için bu kadar debeleniyorum ki. Ben kızıl bir karanlığım. İhtiyacım olan ışık değil. Onun bana ihtiyacı var. Dövüşmek zorunda değilim düşmanın minderinde. Kendi çöplüğümde dövüşmeliyim. Aleyhime bir ortamda savaş kazanamam. Kendi koşullarıma, kendi benliğime ulaşmalıyım. Kendi savaşımı kendi araç ve gereçlerim ile kazanabilirim. Bir yere ulaşmak için debelenmemeliyim, ulaşılacak yer benim yerim olmalı.
Evet, elinde sonunda varıyor insan kürkçü dükkanına, bugün ne güzel bir gün oldu aniden, belki karanlıktandır.
VI.
Bir meteor yağmuru istiyorum. Bir kez daha tüm öfkesi ile evren, yeryüzünü delik deşik etsin. İyiliklerimiz çöpe gitsin, kötülüklerimiz yanımıza kalsın. Her şeyin yok olma ihtimali ve hayali bir dünyanın varlığına kapılmış insanlar diziyor bu şekilde ahlak derslerini. Gelecekte evrimleşen yeni bir tür keşfetsin arkeolojik kazılarda ne boktan bir varlık olduğumuzu. Güzel olan şeyleri nasıl acımasızca yok ettiğimizi, kötüye nasıl biat ettiğimizi, nasıl da gaza gelip birbirimizi katlettiğimizi, ne kadar aptal varlıklar olduğumuzu görmeli, gördükçe hayret etmeli. O şairlerin, yazarların, ozanların, tiyatrocuların, sinemacıların, fizikçilerin, kimyagerlerin, mühendislerin, kısaca gerçek sanatçıların ve bilim insanların nasıl bir dünyada yaşadıklarını gördükçe, onların yarattıklarına şaşırmalılar. Ki onlar ile yaşayanlarda şaşkındır bu işe.
Yağmur tüm şiddeti ile yağıyor. Kediler sığınaklara çekildiler. Salyangozlar sığınaklardan çıkmaya başladılar. Köpeğim hüzünle izliyor yağmuru. O da benim gibi yalnız. Beraber izliyoruz yağmuru, ne kadar eşit vuruyor her yere eşit düşüyor. Eşit dövüyor her canlıyı. Eşitçe veriyor hakkını hepsinin. Öyle mi acaba. Hiç sanmıyorum. Kalmadıysak eğer sağanak yağmur altında dışarıda, delik değilse botumuz varsa eğer botumuz, olmadıysak şehrin sokaklarındaki bir kedi, ya da betondan fırsat bulup delebildiysek toprağı ya da bulup da sığınabildiysek bir ağacın altına bir salyangoz gibi, bir köpek olup kovulmadan durabildiysek bir binanın çıkıntısının altında… eşit mi?
-Ne saçmalıyorsun?
-Nereden çıktın şimdi?
-Soruma soru ile karşılık verme. Topla kendini akşam eğlence var. Biraz kendine gel. Tam sağlıklı düşündün sanıyorum, işin sonunda yine bok çukuruna düşmüş buluyorum seni. Hadi çok sıkıcı oluyorsun bazen, çok ciddiyim.
-Peki…
VII.
Bir düşten çıkıyorum. Kırıyorum odamın duvarlarını. Kafamın içindeki yanılgıları yok ediyorum. Ne oldu, nasıl oldu, ne zaman oldu, kim bunları yaşayan…
“Hiçbirinin bir önemi yok. Yeni bir bedene yolculuk ediyorum. Ben bir tanrıyım. Yalnızlık Tanrısı. Bazen bir sanatçıya ilham oluyorum. Bazen bir bilim insanının çalışması için en sağlıklı ortamı hazırlıyorum. Bazen bir berduşun hayatında oradan oraya savruluyorum. Bazen bir intiharda vücut buluyorum. Bir silah oluveriyorum beni anlayana, bir kalkan oluyorum seni anlamayana, bir kahır oluyorum içi çürümüş bu dünyada, bir umut oluyorum zindanda, bir bedenden bir bedene yolculuk ediyorum. Meleklerim yok, bir cennetim ve bir cehennemim yok, şeytanda sensin… Birim ve bölünmezim. Baktığın her yerde ben varım. Bir hacmim ve bir kütlem yok. Herhangi bir ölçü birimi ile ölçülemem. Göreceli bir yokluğum. Bazen bir varlık oluyorum içinde insanın. Özel bir güne ihtiyaç duymuyorum ve dualarınızı kabul etmiyorum. Küfürlerinizi keyif ile dinliyorum. Ne yaratıcınızım ne de efendiniz. Derin bir boşlukta oluşuveriyorum. Bir kimya formülü değilim. Mikroskopla görülemem. Hesaplanamam. Size içinde bulunduğum bir bedenden sesleniyorum. Müsaitseniz size de uğramak isterim. Sadece bir şakaydı. Zaten yeryüzündeki her bedende ben varım. Sizi yöneten efendileriniz hariç. Onların bana ne ihtiyacı var ne de beni satın alabilecek bir parası. Dedim ya ben hesaplanamam. Benden uzak durun. Yoksa sizi yok ederim. Bu son ikazımdır!”
SONSUZ…
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
