
yaşam, yalnızca düş’ünde akıyorsa
bedenin, olmamış bir senaryoda olmamış figüran gibi
ne yöne itilirsen, o yöne devrilir
son konuşma ve son bakışma
söylenecekler vedaya mahsus
beklenecek gün kalmadıysa eğer
bir şehirden böyle gidilir
ya da bir insandan
keşfe çıkar pişmanlıklar
kuytularında yakalanırsın bir zamanlar tanıdığına
sen kimsin?
kim olarak bilinirsin?
en mühimi de; kim olarak bilinmek istersin?
soru aşikar, soran tanıdık
ama sen yabancısın
belirsiz konuşmalar, süresiz çekişmeler
uykuda buluyorum kendimi evvela
soğuk
mesafesi uzak
fakat sesi yakında ve gür
beyaz çarşafa sarılı bir ihtiyar gülüş
bakışlarımız kesişiyor;
çıkaramadım bu hadsizi
olmuyor öyle büyük konuşmakla
iki dirhem bi çekirdek hasta yatağında
sızı başımda, sen peşimdesin
ne istiyorsun yetmiş yıllık bi kusurdan?
neyin sözünü tutmadık da neyin hesabını vereceğiz?
ikimiz de aynı yatakta değil miyiz?
acı senin gözlerinde
benim dizlerim titriyor sancıdan
sen pişmanlık diyorsun
ben iştahımdan dem vuruyorum
saçların parlak, teninde zambak kokusu var
tutuyor, attığın her yalan
ihtimallerle dolu sırtındaki çuval
senin fidan diktiğin ormanda
benim üzerimde ölü toprağı var
uyku derin
kaybolur sandığım hayalet başkası değil, benim
saat öğleden sonra üç
rüya görülecek vakit çoktan geçti
yapılmaması gereken bir konuşma bu
lakin başıma gelen şey hikayemden kalma bir gerçekti
tanıyor insan güz mevsiminde
yaprağı dökülen ağacın tohumunu
oysa kendi özünden uzakta yeşermek derdinde
şimdi hatırladım bu hatayı
bir ömür sızısı içimdeydi, kendisi peşimde
kaçmak çare olsaydı
ölüm döşeğinde nice maratonlar koşardım
zamanında gidilmeyen yolun manzarasında
öyle böyle değil, bu kez harbi yaşardım
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
