
KURŞUNDAN ÖNCE VE SONRA
Tam pes edecekken bir güneş gibi parlayan anlar vardır. Umudunu karanlığın uçurumundan boşluğa bırakacakken bir haber gelir, o uçurum yemyeşil bir vadiye dönüşür. Yürürsün, gözün kaldırımlara takılır; taşların arasından başını yaşama uzatan küçük bir çiçek görürsün. Vadileri dolaşırken, belki bir kuşun ağzından düşüp kayanın üstünde biten bir tohumun nasıl ağaca dönüştüğünü düşünürsün. Taşı iki metre delip toprağa ulaşan ağaç kökünü hayranlıkla izlersin. Hikmet ne kayadadır ne de oraya tohumu bırakan kuşta. Hikmet, en çaresiz anda bile hayatın sana sunduğu şefkat dolu dokunuştadır. Hiçbir an son değildir. Sadece akışa odaklanmak gerekir. Bir ten elbise giyer ama ten yok olmamıştır.
Şafağa kadar uyanık kalmasına neden olabilecek hayatlara sahip insanlar vardır. Onlar için karanlık ve aydınlık kavramı farklıdır. Geceyi bitirip gözlerini gündüzün aydınlığında açanların da bu kavramlara yönelik yorumları farklıdır. Karanlığın en yoğun olduğu an, şafağın doğduğu andır. Büyük bir ıstırabın içindeyken, her şey üst üste gelmişken, “İşte her şey buraya kadarmış,” dediğiniz anda, bir umut dokunuşu hayatınızı yeniden yaratabilir. İster inanın ister inanmayın, yaşam eğri duran her şeyi ve herkesi bir gün hizaya çeker. Yaşanan ve yaşatılan her şey, o eğriliği düzeltmek içindir. Doğada fiziksel kanunlar varsa, hayatta da o kanunlar vardır. Doğada etki-tepki, çekim-itim varsa; hayatın içinde de bazı şeyler ya seni doğruluğa iter ya da ışıktan uzaklaştırır. Bu itiş ve çekiş sırasında, hizanı bulana kadar sana ders verir. Ders, öğrenilene kadar devam eder. Bu böyledir.
Birinin şafağı vardır ki, ne kadar kelime kullansan, ne kadar zaman ayırsan az kalır. O şafak, psikolojik ve sosyolojik anlamda insanlığın gidişatını baştan sona keskin bir kılıçla ve tetikte sabırsızca bekleyen bir kurşunla değiştirmiştir. Bu şafağın sahibi Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’dir.1849’un buz gibi bir Petersburg sabahında, Dostoyevski gözleri kapalı ama umudu açık bir şekilde, acımasız bir ölüm mangasının karşısında, basireti kapalı bir halde dururken, insanoğlunun karanlık katmanları o kurşunla yok olmanın eşiğindeydi. Tam tetikler çekilecekken, yaşamın eğrileri düzelten ve kaosu hizaya koyan gücü devreye girdi. “Dur,” dedi bu korkunç sona. Neden “korkunç son” diyorum? Düşünsenize, o kurşunla yalnızca büyük bir edebiyatçı ölmeyecekti; insanın karanlık ruhunun derin anlatıcısı ve aynası da yok olacaktı. Belki de karanlığımızı öğrenmeden bir yaşam sürecektik.
Eğer o acımasız ve sabırsız kurşun Dostoyevski’nin bedenini delip organlarını parçalasaydı, Raskolnikov’un havaya kalkan baltasının ne anlama geldiğini bilmeyecektik. “Suç” ve “ceza” kavramı sadece hukuk fakültelerinde öğretilen, bunaltıcı terimler olacaktı. Vicdan ve pişmanlık kelimeleri psikolojik derinliği düşünülmeden kullanılan sıradan kelimeler hâline gelecekti. Karamazov Kardeşler kitabındaki Ivan Karamazov’u tanımayacaktık. Cesurca yaratıcısı olan Tanrı ile tartışmayacaktı. Tanrı’ya isyan ederken, masumların acı çekmesini dert edinir, onlar için endişelenirdi. Bu çerçevede Tanrı’nın iyilik kavramı üzerine derin sorgulamalara girerdi. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” çığlığı, Karamazov’un bu itirazından doğmaktadır. Eğer Dostoyevski’nin Ivan Karamazov’u olmasaydı, varoluşçuluk düşüncesi belki de hiç doğmayacaktı. Jean-Paul Sartre’ın Bulantısı ve Albert Camus’nün Yabancılığı, kökenini Ivan’ın haykırışından almayacaktı. Tüm bunlar ışığını, Dostoyevski’nin siyah çiçeklerle dolu bahçesinden aldılar.
Dostoyevski ölümle temas etmeseydi, kalemi o kadar keskin ve sıradışı olabilir miydi? Eğer o kalemi tutan el, kurşunla birlikte ölümün soğukluğunu hissetmeseydi, sadece bir edebiyatçı değil; bir çağ ve düşünce biçimi de tarihin karanlık odalarında kaybolup gidecekti.Eğer o sabah idam mangasının namlularında bekleyen sabırsız kurşunlar Dostoyevski’nin bedenini delseydi, Freud ona “ruhların Shakespeare’i” demeyecekti. Bilinci ve bilinçaltını katmanlara ayırırken insanlığın psikolojik derinliğine dair tezler ortaya atamayacaktı. Onun karakterlerini örnek gösteremeyecekti.
Yeraltından Notlar kitabında, o zamana kadar ortaya çıkmamış olan id – ego – süperego kavramları, onun karakterleri ve söylemleri üzerinden ilk işaretlerini vermişti. Freud bir yüzyılın zihnini analiz etti; Dostoyevski ise o zihinlerin romanlarını yazdı. İnsanı tanımak için her ikisine de ihtiyaç vardı: biri ortaya çıkardı, diğeri analiz etti. Dostoyevski sadece bir edebiyatçı değil; alaylı bir öğrenen ve insan ruhunun karanlık odalarını rehbersiz keşfe çıkan bir kaşifti.İyi ki o sabah, karanlığın en siyah anında Dostoyevski için şafak söktü. Kurşunlar namluda kaldı. Dostoyevski karanlıkları iyi bilirdi. Çünkü hem kaderin karanlığında hem de insan ruhunun karanlığında elinde fener ve kalemle çok yürümüştü. Belki de ölüm cezasının sürgün cezasına dönüşeceğini biliyordu. Ama yine de ölümün soğukluğunu ensesinde hissetmeliydi. İşte tüm bu karakterler, o karanlıktan doğacaktı.
Hepimizin “kurşundan önce” ve “kurşundan sonra” dediğimiz hayatlarımız olmadı mı? Peki kaçımız Ivan’ı, Raskolnikov’u, Prens Lev Nikolayeviç Myşkin’i, Aleksey İvanoviç’i yaratabilir? Kaçımız o öncesi ve sonrası deneyimlerinin getirdikleri karşısında hakikatin ışığını fark edebilir? Fark eden, fark ettirir. Fark ettiren, fark ettiğini yaşar.
Kurşundan önce ve kurşundan sonra diye hayatımızı ikiye bölen yaşantılar, aslında öykümüzün keskin bir durağıdır. O duraklarda soluk almayı bilmeliyiz. Suçlu aramadan, yargıç aramadan, bize yöneltilen namlunun deliğinden hayata bakmamalıyız. Çünkü o delik dar ve küçüktür.Bize dikilen namlulara, başımızı göğe kaldırırken gördüğümüz sınırsız evren kadar geniş bakmalıyız.
Bazılarının namlularında durmaz kurşunlar, delip geçebilir. Her şey oraya kadardır. İşte o durmayan kurşunlar, başkalarına yöneltilen kurşunlara dönüşebilir. Nasıl mı?Eğer komşunun evi yanarken önce su alıp söndürmeye gitmez; önce evine gidip prizlerdeki fişleri çeker, açık olan kapı-pencereleri kapatırsan… Bu, acı da olsa, doğrudur. Yaşam tüm deneyimleri elde etmemize yetecek kadar uzun değildir. Sabah evden çıkınca başkalarına çevrilen tüm namluları görüp, kendisine sıra gelmemesi için, insan önce kendi cebinden silahını çıkarıp kendini sınava tabi tutmalıdır.
Granada sokaklarında kör ve zalim Franco tarafından kurşuna dizilen şair Federico García Lorca, Dostoyevski kadar şanslı olmayabilir. Ama şiirleriyle “kurşundan önce ve kurşundan sonrası”nı ölmeden önce yaratmıştı. Onun kaleminde mürekkep yerine kan damlıyordu, şunları derken: “Saat beşte akşamleyin Kumru parsla savaşır şimdi,Saat beşte akşamleyinGüneş gibi yanar yaraları,Ah! Ne korkunç saat beşi akşamın!Saat beşti bütün saatlerde!Akşamın gölgelerinde saat beşti!”
İster ölüm cezası değişen Dostoyevski olalım, ister Granada sokaklarında kurşuna dizilen Lorca; ama o kurşunları doğrultanlardan olmayalım.
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
