
Nazım’ın isimsiz bir şiirinde söylediği gibi,
“hoş geldin bebek
yaşama sırası sende
senin yolunu gözlüyor kuşpalazı boğmaca kara çiçek sıtma
ince hastalık yürek enfarktı kanser filan
işsizlik açlık filan…”
Bugün insanın korkularına baktığımda gördüğüm şey bunlar değil.
Eski zamanın kitlesel korkuları, modern bireyin bilincindeki okyanusta küçük birer damla artık.
Korku deyince gördüğüm şey, bu zamanın insanın içini dolduran, çiğneyip çürüten ve içindeki iyilikten başlayarak, önüne çıkan ne varsa yok eden, çağın umursamazlığı. Hissizlik, tepkisizlik. Gözünün önünde olup biten her şeye göz yumma yeteneği.
Bu durum beni, yani günümüz standartlarında yaşayan herhangi bir bireyi, geçmiş zamanlarda yaşamış herhangi birinden yahut dünyanın komünizmle yönetildiği keyifli bir ütopyadan daha korkutucu yapar.
Korkutucu olabilirim ama korkuyorum da…
Benim gibi, plastik orman kanunlarıyla yönetilen bir gelecekte yaşayan herkes korkularımı bilir ve tanır.
Çünkü biz, vaktinde ölememekle lanetlendik.
Hayatta kalabilmek, geçmişe nazaran seçilmiş, seçilmemişse bile şanslı azınlık sayılabilecek kişilere sunulmuş bir nimet değil.
Eskiden ölüyorduk. En büyük korkularımız ölüm üzerine şekillendi. Durdurabilmek için her şeyi denedik. Tıp geliştirdik. Mikropları keşfedip hastalıkları yendik. Hastalıklar yaratıp onları yendik.
Yenme konusunda oldukça başarılı bir türdük. Bu kıvama gelene kadar diğer insan türlerini; Aztekleri, Kızılderilileri, küçük Afrika kabilelerini yenmiştik. Esirlerimizin ölü bedenlerinde ölümsüzlüğe adım adım yaklaşmayı öğrendik.
Sonra akıllı bir adam bu durumun muhteşem bir para makinası olduğunu keşfetti. Geriye sadece oturup ölmeyen insanlardan para almak ve mutlu bir hayat sürmek kalmıştı.
Ve şunu anladığımız an daha uzun yaşamaya başladık ama içimizde birçok şey öldü;
“Yenmek, savaşmaktan kârlı değildir.”
Ölümü neredeyse yendik. Fakat bir sorun var. Öyle çoğaldık ki; şimdi kendimize koca dünyada soluklanacak bir yer bulamıyoruz.
Basit iktisadi durumlar. Talep çoğalırsa ilk olarak kalite düşer. Ağaç mobilyalardan plastik mobilyalara geçiş...
Hem Nazım usta, şiirinde, açgözlülüğü ‘filan’dan saymamış olsa bile; eminim o da nefret ediyordur, paylaşsak hepimize yetecek olanın üç-beş kişide olması durumundan.
Kör, topal, fakir ve yüreği vatan sevgisiyle dolu sekiz miyar insanın, üçe-beşe nazaran ne kadar az olduğundan falan.
Hasılı, Nazım’ın korkuları vardı, bizim de var.
Nazım’ın şiirleri vardı, bizim cep telefonumuz var.
Nazım’ın çocukların uyanıp güzel, güneşli göreceklerine dair umutları vardı.
Bizim yok.
Yarına ulaşabilsen yeter bebek.
Yarışma sırası sende.
/18210
* Nâzım Hikmet, 10 Eylül 1961, Laypzig
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
