Çengel Fanzin - 5"Ölüm" temalı fanzinimiz için eser alımı başlamıştır. Lütfen eserlerinizi 30 Haziran'a kadar cengelsanatedebiyat@gmail.com adresine iletiniz.
KURYE
ÖYKÜ

KURYE

Sylvan Clownson8 Haziran 20265 dk okuma78

Gündemdi, siyasetti, gelecek kaygısıydı, sosyal medyaydı filan derken son yıllarda her şeye olan inancımı hızla kaybetmeye başladım. Bir şey durup dururken buna vesile oluyor.

Emekli olacağıma dair inancımı yitirip bir anlık sinirle istifa ettiğimden beri işsizim. Arada bir yaya kuryelik yapıyorum. Evrakı al, şuraya götür. Al sana 300-500.

Bugün yüküm elimdeki market poşeti. Tanıdığım ama görmekten pek hoşlanmadığım biri için onu şehrin arka mahallelerinden birine götürüyorum. Para için diyelim. Garip kokudan kıllanıp torbanın içine baktığımda sıradan market materyalleri gördüm. Gofret, cips, bir kutu demlik poşet çay. İhtiyaç için değil de doğal görünsün diye market poşeti süsü verilmiş gibi şüpheli bir havası var. Koku çay kutusundan yayılıyor.

Mesela kokulu çöp torbaları çıktığında bilime inancımı kaybetmiştim. Bu mu yani demiştim? Binlerce yıl nesiller boyu ölerek bilgiyi taşıyıp, gelişe gelişe vardığımız nokta bu mudur? Ben galaksiye yayılma hayali kurarken teknolojik atılımımız kokulu çöp torbasıyla mı son mu bulacak? Ve üzerine teori haricinde pek bir şey eklenememiş olması da beni geriyor. Burnum beni uyarmasa uyuya kalabilirdim.


“Şu an suça itilmiş bir kuryesin salak, bırak fütürizmi!”


Çay kutusundan yayılan koku otobüsün sıcağa köklenmiş kliması ve motor ısısıyla tüm otobüse yayılmıştı. Zaten ülkenin siyasi durumu temiz kalmaya dair inancımı yok etmişti; sarıldım telefona.


Otobüste olduğum için sessizce, dişlerin arasından söylenen bir “Lan Göt?” ile başlayan telefon konuşması kısa süre içinde karşılıklı tehditler ve küfürlere dönüştü. Derken konu bir anda rakamlara geldi. Reel sayılar, asal sayılar, makul sayılar derken anlaştık ve otobüsün duracak ışığını yakan butonuna bastım.


Kokusunu ucuz deodorantla kapatmaya çalıştığım torbam kısa süre içinde o kadar yıprandı ki 25 kuruş ettiğine dair inancım bir anda sönüverdi. O kadar dandik ki üzerindeki market amblemi otobüsten inmeden silindi. Günlerce cebe tıkılmış, şehir rüzgarında oradan oraya amaçsızca savrulmuşçasına bir eskilik. Sanki bir aydır elimde aynı poşetle o yolu tepiyormuş bir emekli edasıyla harabe binaların bulunduğu sokaklarda yürüyorum. Bilmem ne sokak no:40’ı arıyorum.

Tekinsiz bir yerdeyim. Üzerimde yüklü miktarda kokulu madde var. Talihime artık sıradanlaşmış tiradımı çekiyorum.


“Olacağı buydu. Bir iyilik yapalım dedik üç kuruş için suça bulaştık.”


Mahalle öyle fantastik bir yer ki biraz ortalıkta dolanınca atasözleri birer birer gerçek olmaya başladı. Yaş iken eğilmemiş yüzlerce ağaç. Akıp yolunu bulmuş sular. Küpüne vandal mahalle gençleri…

Az ötede yaptığım iyiliğe karşılık “maraz” doğuyor…

Görüyorum. Kafasını bana doğru yaklaşan bir şahinin ön camından yavaş yavaş uzatıyor maraz. Kırmızı gözlerini açar açmaz pis pis beni kesiyor. Gözaltındaki torbalarda kimyasal sızıntılar...

“Kime baktın bilaaader.” Bir poşetime bir bana bakıyor. Tipim şu an yaptığım işe uygun değil.

“40 numara.”

Kokluyor. Poşetime bakıyor. Bana bakıp kokluyor. “Haa. Tamam...” Diğerleriyle mimikle anlaşıyorlar.

Zile bastım. İçerideki varlık sadece çay kutusunu alıp torbayı bana geri verdi ve kapıyı suratıma kapattı. Gofret ve cipsi çöpe atmaya kıyamamıştım. İsraf için gelmedim, para için buradayım. Bu yüzden sarıldım poşetime ve yola koyuldum.

Şimdi hiç bilmediğim bir yerde, bildiğim bir yere ulaşabileceğim bir yer arıyorum. Aklımda yalan yanlış bir kural;

“Şehirde kaybolduğunda Yaşlıları takip et. Ya çok pis kaybolursun ya seni en yakın metrobüs durağına çıkartırlar.”

Yeni nesle inancımı yitirdiğimden beri yaşlılar için içimde ulvi bir ses gürlüyor. “Onlar tüm otobüs duraklarını eksiksizce bilenlerdir.”

Ve haklı çıktım. Yaşlıları takip ettim ve beni minibüslerin geçtiği bir yola bıraktılar. Yarım saat önce suç aleti olan masum poşetimle birlikte minibüse bindim. Parayı uzattım. “1 tane metrobüs…”

Yaşlıların peşinde o kadar yavaş yürümüş olmalıyım ki, birkaç metre ötede minibüs yine durdu. Az önceki varlık... Bilmem ne sokak, 40 numara. Ayakkabılar Teravih Kundura, kafa tas tıraş. Kıyafetlerin tamamı markalı ama markaların hepsi o muhitte üretilmiş. Gözleri, kalbinin renk olarak aynası. Ayağını otomatik kapının basamağına dayayıp sordu;

“Hidayet’e gider mi?”

“Gitse ne fark edecek?” Demek istedim. “Bu minibüs hidayete gitse bile, sen erişebilsek misin dallama?”

Onu minibüsten atmak istiyordum ama sonuçta onun kadar ben de suçluydum. Bu yüzden ne sözlük anlamında ne de spor kompleksi olarak; herhangi bir hidayetten bahsetmeye gerek yoktu.

Şimdi düzeleceğine dair pek inancım yok ama fark edilmemek adına telefona gömülüp ülkedeki suç oranlarına bakacağım.



/26502


Palyaço Fanzin #29 da yayımlandı.

Rastgele

Yorumlar (0)

Yorum yazmak için giriş yapmalısın.