
(Yavuz Evliyaoğlu ile yapılan bu söyleşi Yelkensiz Dergi 43. Sayı'da yayımlanmıştır.)
Soru: Önce en basitinden: Sen kimsin?
Cevap: Bozkırda bir yıldız tozuyum; sepyanın ortasında bir kum tanesi. Hayatı sanatla yaşayan biriyim. Hem müzikle uğraşıyorum hem edebiyatla. Kendimi bildim bileli bu ikisine ilgiliyim: şarkılarım ve şiirlerim. Konya’nın şiir rezervlerini —Mevlânâ’dan kalan sesleri— çıkarmaya hüküm giymişim.
Soru: “Kendi kendine söyleşi” fikri sana yakıştı mı sence?
Cevap: — Gözlerim acıyor.
/Çünkü onları ilk defa kullanıyorsun.
Soru: Yelkensiz Şiir Ödülü’nü kazandın. Ne değişti?
Cevap: “Ödül şiiri veya şairi büyütmez; onu görünür kılar.” Bu bilindik cümlenin arkasına saklanmayayım: Öğrendiğim an çok mutlu oldum. Bir müzik yarışmasında “En İyi Müzik” ödülü aldığımda da aynı yükseliş olmuştu. Yüksek bir duygu hâli… Ama o kadar. Pazartesi 08.00’de çark yine aynı şekilde döndü. Öğle arasında yine şiir okudum, yine bir şeyler karaladım. Akşam yorgundum, yine reels kaydırdım.
Soru: Ödül seni rahatlatmadı mı?
Cevap: Sıkıntıda olan kişi rahatlar. Ben kazanma ya da onaylanma arzusuyla katılmadım. Çengel grubunda arkadaşım Burak yarışmayı atıp “katılsanıza” dediğinde “niye kanka?” diye yazmıştım. Sonra birkaç şey söyledi, ikna etti. Ben de son yazdıklarımdan üç şiir yolladım. Yirmilerimde olsaydım, ödülün bende “rahatlama” duygusu yaratma ihtimali vardı. İki çocuk babası bir şair olarak… pek olmadı :)
Soru: Peki o şiir… “Otuz Altı Yaş” neden tuttu?
Cevap: “Tuttu” demek yerine “seçildi” diyelim. Orhan Veli 36 yaşında öleceğini bilmiyordu. Cahit Sıtkı ne kadar ölümden bahsetse de 35’i bir “orta” olarak yazması belki ömrünün sonuna yaklaşırken kendince bir temenniydi. Ben ise bunları bilerek, düşünerek, hissederek bu yaşı yaşadım ve yazdım. Belki jüriye geçen şey de buydu.
Soru: Senin şiir damarların ikiye ayrılıyor gibi: lirik-realistik ve deneysel…
Cevap: Kavgalar ve Çiçekler “Günlerden” şiiriyle açılıyor. Babamın ani ölümü üzerine yazdığım bir şiir; en beğenilenlerimden. Sanırım gerçekçi olmasından, duygunun süzgeçsiz geçmesinden ve süs taşımamasından… Ben böyle yazmayı seviyorum. Öte yandan deneysel işlere de gidiyorum: #postpoem diye kendi adıma bir hat açmaya çalışıyorum. Şiirin yeni bir söylem kazanacağına, hatta şiirin altın çağının yeniden geleceğine inanıyorum; bu dönüşümün de “post-poem” gibi melez formlarla hızlanacağını düşünüyorum.
Soru: “Post-poem” diyorsun. Bu kibir gibi durmuyor mu?
Cevap: Asla. “Bunu ben yarattım” demiyorum. Kendi şiirimin, şiir anlayışımın “sonrasına” dair bir bakış penceresi açıyorum sadece.
Soru: Senin estetik kaygın ne?
Cevap: Sahici, salt, bütün. Şiirin edebiyatın özü olduğunu düşünüyorum; bu yüzden yalın anlatım bana daha estetik geliyor. Bir şiiri yazdığımda üzerinden defalarca geçerim. Tekrar tekrar okur, çoğu zaman budarım. Bir kelime bile fazla gelmesine tahammül edemiyorum . Lirik şiirde ise bütünlüğe bakarım: Başı başka, sonu başka oynasın istemem.
Soru: Mesaj verme derdin var mı?
Cevap: Ne gölge ederim ne ihsan isterim. “Doğruyu gösterme”, “mesaj verme” kaygım hiç olmadı. Tek kaygım: estetik.
Soru: Şiirlerinde dini/metafizik çağrışımlar var. Bu bir “taraf” mı?
Cevap: Taraf değil; malzeme diyelim. Hayat çok katmanlı. Şiir ruhu besler; dua da. İnanç büyük bir tutkudur. Şiir de. Bunları birbirinden ayırmak bana doğal gelmiyor.
Soru: Peki şiir yazmak bir kaçış mı?
Cevap: Bana göre değil. Daha çok bir çözüm. Bir şeyi şiire döktüğümde onu çözüp kafamdan atmış oluyorum. Bu yüzden şiirde sürekli farklı şeyleri işlemeyi severim.
Soru: Kendini “başarılı” sayıyor musun?
Cevap: Sanatta başarı göreceli. Ödül almak da başarı sayılabilir; kitap çıkarabilmek de… “Başarılı” yerine “tutkulu” olarak anılmayı tercih ederim.
Soru: Okurdan ne bekliyorsun?
Cevap: Beklentim: hiçbir şey. Temennim ise: Keyif alması. Şiirle bağ kurması. İçinde belki “bir kavga şarkısı” uyanması…
Soru: Son olarak: Bundan sonra ne var?
Cevap: Kavgalar ve Çiçekler “tuttu”; sırada Kargalar ve Çilekler var :)
Yorumlar (0)
Yorum yazmak için giriş yapmalısın.
